Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Resim Sanatı

Yazılar

Sanat, insanın kendini keşfetmesi için bir araçtır

 

Muhsine Duygu tezhip sanatı (1) tezhip sanatı (2) tezhip sanatı

Tezhip gibi çok sabır ve incelik gerektiren bir sanatın günümüzdeki önemli temsilcilerinden müzehhibe Muhsine Duygu, sanatın, kişinin kendini keşfi sırasında geçilen yollardan biri olduğunu söylüyor.

Erken yaşta evlenmiş, iki çocuğunu büyütüp okula göndermiş genç bir kadındı. Benzer durumdaki milyonlarca hemcinsinin çayını kahvesini alıp televizyon karşısına kurulduğu saatlerde, incecik fırçasıyla bir kâğıdın üzerindeki tezhip desenini boyuyordu. Bazen de evinin tüm işini yapıp, eşi ve çocuklarıyla ilgilendikten sonra, geceler boyu desen çiziyor, hocasının verdiği girift ödevleri çözmeye çalışıyordu. Bir an geldi ve bunca zahmete neden katlandığını sordu kendine. Sabah namazına kalkıp kendi içine doğru çıktığı bu yolda yardım etmesi için Rabb'ine dua etti. Ödevin başına tekrar oturduğunda içindeki düğümlerin bir bir açıldığını gördü. İşte o zaman, yola koyanın da yürütenin de Cenab-ı Allah olduğunu idrak etti Muhsine Duygu (Akbaş). Bu olay, onun için hobi sahibi bir tezhipçiden "müzehhibe" olmaya geçişin ilk eşiğiydi. Tezhip öğrenmeye 1987'de 29 yaşında iken Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Türk Süsleme Sanatları Atölyesi'nde başlar Muhsine Hanım. Fırça tutmayı öğreten ilk hocası Bedia Altunbaş'la 2 yıl çalıştıktan sonra, sanatın zamana ve mekâna kayıtlı olmadığını fark eder. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Çiçek Derman hoca ile akademik seviyede çalışmalar yaptığı 5 yıl boyunca iki şehir arasında mekik dokur. Bir hafta posta ile gönderdiği ödevini ertesi hafta hocasına kendi götürür. Çocukluğundan beri başladığı işi en iyi şekilde yapma ve sonuna kadar götürme konusunda kararlı olduğu için ailesi onun bu gayretine şaşırmaz; lakin 'aferin' deyip teşvik eden de çıkmaz. Ancak, ondaki azmi ve coşkuyu görünce herkes susar ve kabul eder. Evde olmadığı zamanlarda çocuklarına nezaret etme konusunda anne-babası destek olur. Ancak, evdeki düzeni hiçbir şekilde aksatmama çabası yüzünden mesaisi iki katına çıkar Muhsine Hanım'ın. Evin ve ailesinin bütün işlerinin üzerine tezhip çalışması da eklenince 2-3 saat uykuyla sabahladığı geceler çoğalır. Ancak bunlar onu yıldırmaz.

Kendini ciddi olarak adamak gerekiyor

Bir hobi sahibi olmanın ötesinde sanat icra edebilmek için aşk derecesinde sevmek gerektiğini ifade eden Muhsine Duygu şöyle konuşuyor: "İnsanın içinde oturmamış bir istekse, geçici bir hevesse sanat icrası olmaz. Sanatkârlık daha özel bir haldir. O hali yakalamak da onun dünyasında sanatın ne kadar öncelikli yer tuttuğuna bağlı. Sanatla irtibatı bir şeyi boyamaktan ibaret mi, yoksa gerçekten bir ihtiyaç mı? Onu zaman gösteriyor. Geleneksel İslam sanatları, hemen kendini ortaya çıkaran işler değildir. Çok derinliği, detayı olan, içine girdikçe kaybolduğunuz bir hal. Belki uzun yıllar bir şey çıkmaz ve bu modern insanın sabırsızlığı ile çok örtüşmez. Onun istediği sabrı, özeni, gayreti, inceliği göstermeniz gerek. Sevmeden yapılırsa çok yüzeyde kalır. İnsanın kendini keşfetme ile ilgili o yola ciddi bir şekilde kendini vermesi lazım. O verişle zaten yol açılacaksa açılıyor."

Sanatın insan için kendini keşif yolunda bir araç olduğunu düşünen Muhsine Hanım, sanatı hiçbir zaman kutsallaştırmadığını, 'yaratma' fiillerini kendinde toplamış insan görüntüsüyle ortaya çıkan sanatçılar arasında olmamaya özen gösterdiğini söylüyor. İnsan önceliğini hiçbir zaman ihmal etmemeye çalıştığı için çocukları ve yakınlarıyla daha incelikli, farkındalığı olan bir ilişki kurabildiğini belirtiyor. Bu yüzden çocuklarının hiçbir zaman şikâyet etmediğini, saygı ile birlikte teşvik edici davrandıklarını vurguluyor. Ancak, eşi ile aynı diyaloğu kuramadıkları için ayrıldıklarını ifade eden Muhsine Hanım sanatın bu konudaki tesiri hakkında şunları söylüyor: "Evlilikle gelen yeni hayatta ve ruhi uyuşmazlıkta sanatla buluşmak benim için en büyük hediye oldu. Rabb'im o eksikliği sanatın inceliği, güzelliği, letafetiyle doldurdu. Yıllar sanatla olan arkadaşlığım sayesinde daha rahat geçti. Açılan kapının derinliği içinde yürüyüşe başlıyorsunuz. Evlilik yürüyüşünde kalbe mukabil bir kalp olmadığı zaman yalnızlık hali derinleşiyor. Birdenbire değil, zaman içinde yavaş yavaş iplerin kopması ile oluştu ayrılık. Çocuklarımla beraber 4 kişi oturup kararımızı verdik. Dualarla iyi dileklerle bittiği için rahatsız edici olmadı."

Sıradanlığın da bir derinliği vardır

Magnum fotoğrafçısı Martin Parr'in fotoğrafları, santralistanbul'da ziyaretçilerini bekliyor. Parr, çoğu fotoğraf sanatçısının aksine uzakta ve ulaşılmaz olanı değil, yakında ve doğal olanı gösteriyor. Sanatçının 'olağan' görünen karelerindeki yalınlık, günümüz insanının açmazlarını yansıtıyor aslında.

Fotoğraf sergisine gittiğinde zihnine kazınacak türden fotoğraflar görmek isteyenlerden misiniz siz de? Sarsıcı, çarpıcı, olağanüstü, kimsenin göremeyeceği, günlük hayatta gördüklerinizden, fotoğraf albümünüzde sakladıklarınızdan farklı kareler... Peki, size bunların hiçbirinin olmadığı; ama bütüncül yaklaştığınızda hepsini bulabileceğiniz bir serginin şu günlerde santralistanbul'da olduğunu söylesek ilginizi çeker mi?

Evet, santralistanbul, 'Magnum Photos' üyesi Martin Parr'in fotoğraflarını sergiliyor. 'Assorted Cocktail' başlıklı sergi, fotoğraf meraklılarını ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. Değişik bölümler hâlindeki sergide, Meksika'dan İngiltere'ye, Almanya'dan Lüksemburg'a kadar dünyanın çeşitli ülkelerinden insan manzaraları yer alıyor. Fotoğraflarında, insandan ziyade objelere odaklanmış sanatçı. Modern çağın tüketim insanının objelerle kurduğu ilişkiyi ve bu objelerin tüketim toplumundaki yerini ön plâna çıkarmaya çalışmış. Parr'in özellikle objeler üzerine yaptığı yakın plân fotoğraf çekimleri, günlük hayatta neyin merkezde olduğunu göstermesi bakımından önemli. Tüketim çılgınlığının her yeri sardığı günümüzde, nesnelerin insan hayatını çepeçevre kuşatmasına vurgu yapma gayreti açıkça göze çarpıyor. Farklılığın fetiş hâline geldiği/getirildiği bir dünyada, gizemli ve ulaşılmaz olana değil de olağan ve güncel olana bir yöneliş bu. Derinliği ve çarpıcılığı insan faktöründen uzakta arama yerine, bizatihi kişinin günlük hayatında bulma çabası. Lüksemburg'da bir kuaförde saçını 'yaptıran' kadın, Meksika'da Hz. İsa ve Hz. Meryem figürlü kol saatlerinin satıldığı işporta tezgâhı, Glasgow'da bulanık ve dalgalı bir denizin hemen kenarındaki masmavi bir havuzda tek başına yüzen genç, Almanya'da annesiyle beraber güneşlenen bebekler, baston misali bir sosisi iştahla midesine indiren adam ve daha başkaları...

Sergiyi gezdikten sonra, 'Sanatçı, senin benim de çekebileceğim bu karelerle ne anlatmak istiyor?' sorusu akla gelebilir. Ancak fotoğraflara toplu olarak bakıldığında Parr'in amacının, günümüzde dünyanın neresinde olursa olsun, farklı kimliklerin ve kültürlerin evrensel düzleme yansımasındaki azalmaya işaret etmek olduğu hemen anlaşılıyor. Bir nevi, yerel kültürlerin giderek yok olmaya yüz tuttuğu dünyada, farklı ülkelerdeki insan tiplerini, tavırlarını, duruşlarını yansıtacak bir foto-belgesel. Günlük hayattaki 'boş zaman, tüketim, iletişim(sizlik)' gibi kavramların insan üzerindeki etkisini şaşırtıcı bir biçimde görüntülüyor Martin Parr. Serginin 'Telefon Projesi' ve 'Bıkkın Çiftler' bölümleri hayli ilginç. Cep telefonu ile konuşan insanların fotoğraflarının yarıya yakınında Uzakdoğulu insanları görmek pek de şaşırtmıyor bizi. Baş başa kalmak ve 'kendine vakit ayırmak' için yemeğe çıkan çiftlerin fotoğraf karelerine yansıyan görüntüleri ise düşündürücü. Bu bölümleri gezerken yüzünüzde gayri ihtiyarî bir gülümsemenin varlığını hissedeceksiniz. Tüketim çağının insanları olarak düştüğümüz durumun zihninizdeki dalgalanmalarına şahit olduğunuzda ise, muhtemelen irkileceksiniz. Sergi, 30 Temmuz'a kadar ziyarete açık kalacak.

Magnum'un aykırı fotoğrafçısı

1947'de Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, George Rodger ve David Seymour öncülüğünde kurulan 'Magnum Photos', belgesel fotoğraf geleneğine dayanıyor. Egzotik olanı, ulaşılamayanı ve yalnız olanı tercih eden grup, zamanla bir 'Magnum estetiği' oluşturdu. 1994'te bu gruba katılan Martin Parr ise bu tarza yeni bir bakış açısı getirdi. Günlük hayatı, güncel olanı ve hemen herkesin yaşadığı 'doğal' anları, Magnum geleneğine dâhil etti.zaman

Türk resminin öncüleri

Türk resminin öncüleri Adolphe Thalasso'nun 1910 yılında Paris'te basılan ve Türk resminin öncülerini anlattığı kitabı kitabı "Osmanlı Sanatı-Türkiye'nin Ressamları" İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlandı.

Osman Hamdi Bey, Fausto Zonaro, Halil Paşa... İsimlerini büyük müzayedelerde ve sergi salonlarında gördüğümüz Oryantalistler ve Türk resminin öncüleri... Onları ve sanat anlayışlarını ne kadar tanıyorsunuz? Türk resim sanatının doğuşu ve tarihi hakkında ne kadar bilgiye sahipsiniz? Bu soruların cevabını, Türk resmi üzerine basılan ilk kaynaktan okumanızı tavsiye ederiz. Yukarıda saydığımız isimlerle arkadaşlık, Türk resim sanatının doğuşuna tanıklık etmiş bir ismin yazdıklarından. Ünlü yazar Adolphe Thalasso'nun, 1910 yılında, Paris'te basılan kitabı "L'Art Otoman-Les Peintres de Turquie / Osmanlı Sanatı-Türkiye'nin Ressamları" İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından yayımlandı. Ömer Faruk Şerifoğlu'nun yayına hazırladığı kitap, Türk resmi üzerine ilk basılı kaynak olma özelliği taşıyor. Batılı anlamda Türk resminin oluşumunu sağlayan ilk kuşağın monografisi sayılabilecek kitabı, değerlendirmeleri bakımından da ülkemizde "sanat eleştirisi"nin başlangıç noktasına yerleştirmek mümkün. Türkçe ve İngilizce paralel metin olarak yayına hazırlanan kitapta, konu itibarıyla birbirini tamamladığı için, Thalasso'nun iki eserine birlikte yer verilmiş. Her iki metni de Fransızca orijinalinden Orçun Türkay Türkçeye, Öykü Terzioğlu ise İngilizceye aktarmış. Adolphe Thalasso'nun kayıp yaşam öyküsünü ise kitabı yayına hazırlayan Ömer Faruk Şerifoğlu kaleme almış.

Türk resminin doğumuna tanıklık eden Thalasso; Osman Hamdi Bey, Fausto Zonaro, Halil Paşa, Salvator Valeri, Joseph Warnia-Zarzecki, Leonardo de Mango ve Pietro Bello'nun çalışma ortamlarını ve sanat serüvenlerini kayda geçirmiş. Thalasso, eserinde ilginç tespitlerle Türk resminin kısa bir tarihini ve sanatsal gelişimini de irdeliyor. İstanbul'un ilk resim salonları; Birinci ve İkinci İstanbul Salonları'nın açılışları ve sergileri de kitabın ilgi çekici ikinci bölümü. Ressamların ünlü eserlerinin de yer aldığı kitap, bir dönemin ustalarına ait bir sergiyi geziyor izlenimi de veriyor.

Hep gündemde kalan bir kitap

Kitabı yayına hazırlayan sanat tarihçisi Ömer Faruk Şerifoğlu, Adolphe Thalasso'nun hepsini Fransızca olarak yazdığı kitapları arasında özellikle üçünün kayda değer olduğunu söylüyor: 1906 tarihli Les Premiers Salons de Peinture de Constantinople (İstanbul'un İlk Salonları'nda Resim), 1908 tarihli Der i Seadet ou Stamboul: Porte du Bonheur (Dersaadet ya da Mutluluk Kapısı İstanbul) ve üzerinde baskı tarihi bulunmayan, ancak 1910-11'de yayımlanan L'Art Ottoman (Osmanlı Sanatı). Türkiye'de resim sanatına dair ilk kaynaklardan biri olan L'Art Ottoman'ın (Osmanlı Sanatı), A. Montmayeur'un yönetimindeki Librairie Artistique Internationale'in "L'Art et le Beau" (Sanat ve Güzel) serisinden Fransızca ve Almanca, iki ayrı edisyon olarak basıldığını ifade eden Şerifoğlu, bu kitabın hep gündemde kaldığının altını çiziyor. Şerifoğlu, Les Premiers Salons de İstanbul'un İlk Salonları'nda Resim adlı çalışmanın ise 1901-1902'deki ilk İstanbul sergilerini konu ettiği küçük bir kitapçık olduğunu belirtiyor.

İki tarafta da bir yabancı: Adolphe Thalasso

Venedik asıllı, İstanbul doğumlu bir levanten olan Adolphe Thalasso, (1855/57-1919) 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında İstanbul-Paris arasında gidip gelmeli bir hayat yaşamış biri. Osmanlı'da resim, müzik ve tiyatro konuları yoğunlukta olmak üzere makale ve kitaplar yayımlamış, dönemin tanınmış isimlerinden. Adolphe Thalasso'nun kayıp yaşam öyküsüne dair çok az şey bilinmesine rağmen özellikle Osmanlı resim sanatı ve tiyatrosu üzerine yaptığı araştırmalar bugün bile konu ile ilgilenenler için temel kaynak olarak kabul ediliyor. Hakkında yazılanlardan öğrenildiğine göre, Victor Hugo'dan Sarah Bernhardt'a, Namık Kemal'den Abdülmecid Efendi'ye, Paris ve İstanbul'daki sanat çevrelerinden önemli dostluklar edinmiş, bohem yaşamıyla hep ilgi görmüş, ama iki tarafta da bir yabancı olarak kabul edilmiş. Nitekim Türkiye'deki birçok yayında 'Fransız yazar' olarak tanımlanmış.

Bacon'ın tablosuna 27 milyon dolar

Study for Head of George Dyer Ressam Francis Bacon'ın yaptığı sevgilisinin portresi 27 milyon dolara satıldı.

Sotheby's Müzayede Salonu'ndaki açık artırmada satılan 'Study for Head of George Dyer' adlı tabloyu, Bacon'ın 1967'de yaptığı belirtildi. Aynı müzayedede Jean-Michel Basquiat'nun 'Untitled' adlı tablo 10,1 milyon dolara, Antony Gormley'in yaptığı demir heykel ise 4,55 milyon dolara alıcı buldu. Sotheby's ve rakibi Christie's müzayede salonundan yapılan açıklamalarda, küresel ekonomik sorunlara rağmen çağdaş sanat piyasasının canlı olduğu belirtildi.

Monet'nin 'nilüfer'lerine 80 milyon dolar

Le Bassin aux Nympheas 470x321 Le Bassin aux Nympheas

Fransız empresyonist ressam Claude Monet'nin 'Nilüfer Havuzu' (Le Bassin Aux Nympheas) adlı tablosu, önceki gün Londra'daki Christie's müzayede evinde 40 milyon pounda (80 milyon dolar) satıldı.

Monet'nin 1919 yılında Fransa'da yaptığı tablo son 80 yıl içinde sadece bir kez halka açılmıştı.

Londra'daki Christie's müzayede evinde, öngörülen rakamın iki katına satılan tabloyu alan kişinin kimliği açıklanmadı.

Christie's müzayede evinin başkanı, bu tablonun Monet'ye ait nilüfer temalı resimler arasında şu ana kadar Avrupa'da satılan en önemli parça olduğunu söyledi.

Uğur Mine Tamay İle Söyleşi

Portre Uğur Mine Tamay Panterli Kadın Ugur Mine Tamay Kedi ve Kadın Ugur Mine Tamay Mevlana Uğur Mine Tamay Gözler Uğur Mine Tamay Buğulu Gözler Uğur Mine Tamay

Resimlerinde soyut mekândan gerçekler yansıtan ressam Uğur Mine Tamay parçadan bütüne nasıl ulaştığını anlattı

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Resimlerinizin birçoğunda kadın figürü var, sebebi nedir?

Aslında şu an sizin gördükleriniz onlar; evet, genelde bir dönem kadın figürü çalıştım çünkü kadın bana daha estetik geliyor.

Resim yaparken sizin için önemli olan nedir? Biraz resimlerinizden bahseder misiniz?

Çağdaş sanatla uğralan bir sanatçı olmamla birlikte, aldığım geleneksel sanat eğitimi, bir disiplini de beraberinde getiriyor. Resim, plastik bir düşüncedir; bir eylemdir. Sanatçının psikolojik yapısı ve kültürel düzeyi ile tuval yüzeyinde hesaplaşması, söz konusu resimlerimde nesneleri plastik olarak yani renk, biçim ve hacim olarak görüyorum. Beni ilgilendiren en önemli problemler, espas ve form araştırmaları. Resimlerimdeki pozisyon ister figür olsun natürmort ya da peyzaj hiç fark etmez; resmimin edebi ya da insancıl anlamı resmimin temeldeki niteliğini hiç değiştirmez. Bu nedenle resim, konuma göre duvara asılıp seyredilen bir kompozisyon olduğu kadar, çağın ifade eden bir düşünme şekli, çağdaş bir kişilik arama yöntemi, bir kişinin çağına tepkisinin ifade şekli de olabilir. Görülüyor ki resim, sanatçının kendi çağdaş düşüncelerini resimsel bir dille yazma sanatıdır. Ancak; teknik sorunlar çözümlendikten sonra özel bir kavram geliştirme aşamasına geçilebilir. Sanat birbirinden farklı kavram, köken ve mantıkların birleşmesiyle oluşan gerçek birçok seslilik ve çok boyutluluktur. Sanatta derinlik kavramı düşünsel ve teknik bileşimin espastaki serüvenindir. Resimlerimde doğaya ait nesne, figür ayrıntılarından yola çıkıyorum. Ayrıntılar belli bir düzen içinde meydana geldiğinden doğayla bağlantıdan söz edilebilir. Her resmin oluşum süresi içinde geçirdiği bir serüven var. Geçmişte ya da anlık yaşanan, görülen ve incelenen bir dolu olay ve şeylerle başlayan tasarlama ile devam eden eskizlerle gelişen ve tuvalle sona eren bir serüven bu. Eskizlerimde ayrıntıdan bütüne ulaşmaya çalışıyorum. Eskiz bir tür model benim için. Bu model tekniğimin bir gereği. Bende düşünce ile uygulama aynı anda gitmez. Bir resme başlamadan önce genel çatısını, biçim ve renk değerlerini eskizde araştırırım. Ancak bu, eskizi tuvale aktarırken sürprizlerle kapalı olduğum anlamına gelmez. Son dönem çalışmalarımda eskizlerimi, plastik açıdan kendilerini savunacak bir bütünlüğü ulaşıncaya kadar, araştırmalarımın sürdüğü karışlık teknik resim olarak oluşturmaya çalıştım. Bütüne ulaştıktan sonra tuval üzerine yağlıboya süreci başka teknik bir sorun haline geliyor. İzleyicinin başladığı yer bütün oluyor. Söz konusu bütün bilinçli seçilmiş ayrıntıların meydana getirdiği bir bütün. Bu bütündeki nesneler, belli bir ışık ve gölgeye bürünerek belirli bir havanın öğeleri haline geliyorlar. Zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerde farklı mekanlardaki nesnelerin ışık gölgesi de farklı oluyor.

Resimlerinizde rengi nasıl kullanıyorsunuz?

_Yapıtlarımda her resmin gereksinmelerine göre renkleri kullanıyorum. Renk, kompozisyonunun bir parçasıdır. Plastik uyum sağlar ve göze hitap eden bir görüntü yaratır. Doğada bulunmayan bir renk görüleni gerçek olmaktan uzaklaştırsa bile sanat bakımından gerçek bir hale getirebilir. Tablolarımdaki siyaha yakın koyu tonları kullanmamın anlamlarından biri, üzerine konulacak değerlerin tam ve vurucu görülebilmesi biri de karşıt gücü verebilmesi, boşluk etkisi yaratması, tarafsız ve pasif etkisi olmasıdır.

Sizce bir yapıtta konu mu, biçim mi ön plana çıkmalı?

Bir resmi resim yapan, konusu değildir. Sanırım geleneksel sanat eğitimi alan bir sanatçı, estetik zevki bir yana bırakıp eserini konunun çekiciliğine dayandıramaz. İlgimizi çeken bir konu renkleri, çizgileri ve formlarıyla da resim olarak haz verir bir hale gelmelidir. Yapıtlarımda konu ne olursa olsun dikkatimi öncelikle plastik değerler üzerine çevirmeyi zorunlu olarak görüyorum. Bu değerler düşünülmeden yapılan resim sanatı sanırım, gözle görülebilir dokunaklı bir şiir haline gelir; resim, zevki okuma bilmeyenler için edebiyat gibi bir şey olur. Güzel ve doğru olan şeylere bakmak izleyeni rahatlatır. Bir tablodaki formların dengesi, eğri bir çizgini rahatça akışı, düz bir çizginin keskinliği bunların hepsi sanat zevkine bir şeyler katar. Estetik kaygıyla beraber, özün konudan daha fazla bir şey olduğunu, konu seçiminin önemli olmakla birlikte bir sanat yapıtının özünü belirleyen etkenin işlenen şey değil de onun nasıl işlendiği sanatçının bilerek ya da sezerek toplumsal gerçekleri dile getirmesinin yaşadığı toplumun ferdi olarak kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Resimlerinizde parçadan bütüne ulaşıyorsunuz. Bu bir sanatsal tercih mi?

Parçalanma çağdaş dünyanı büyük ölçüde makineleşmesine, uzmanlaşmasına, tekniğin ilerlemesine, makinelerin insanlar üzerinde güç kazanmasına ve çoğumuzun işleyişini kavrayacak durumda olmadığımız büyük bir sürecin çok küçük bir parçası olan işlerle uğraşmamıza sık sıkıya bağlıdır. Bu parçalanmayı yaşantısında doğal olarak birebir yaşayan izleyici birden fazla mekan, zaman hatta konuyu içeren bir eserle karşılaştığında bu esere yabancı kalmıyor. Biçimlerimi izleyiciye sunarken, okunaklı bir dil oluşturarak zihinleri karıştırmamayı amaçlıyorum. Yapıtlarımda formlar parçalanır ancak amacım bütünü yakalamaktır. Elbette bütünden ayrıntıya, ayrıntıdan bütüne ulaşmayı hedeflemek bir sanatsal tercih sonucudur. Resimlerimi oluştururken öncelikle ayrıntılara önem veririm, daha sonra bu ayrıntılar bütünün hizmetinde görev alarak, yapıtın strüktürünü oluştururlar. Karşıt biçim ve renkler, özellikle valörler bilinçli düzenlemelerle tuval üzerine aktarılırlar. Dikkatle seçilmiş biçimsel ve renksel karşılıkların yardımıyla plastik düşüncenin yer aldığı yapıtlar oluşturmak hedeflediğim noktadır. Teknik yetkinlik gösterişsine itibar etmeyip, onu bir araç olarak kullanmayı amaçlamışımdır. Soyut mekanlardaki gerçekler ince bir resimsel teknikle de ele alınma sorumluluğunu yüklüyor. Ben resimsel tekniğin, sanatsal estetiğin hizmetinde görev alması gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı resmederken, kendini çevreden soyutluyor mu?

Resim konsantrasyon ve disiplin istiyor. Bir anlamda çalışırken meditasyon yapıyor oluyorsunuz. Bu bir esinleme davranışı olmayıp, gerçekliğin bir biçime girip, sanat yapıtı olarak ortaya çıktığı, oldukça bilinçli bir çalışmadır diye düşünüyorum. Bir eser oluşturabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak onu belleğe, belleği anlatıma, araçları forma dönüştürmek gerekir. Resmetmek için duyuş yeterli değil, öncelikle işi bilip sevmek bütün kuralları, incelikleri, yöntemleri tanımak, sanatı yaşam biçimi olarak almak gerekir. Bu kuvvetli tutku sanatın oluşması için tüketen bir tutku olmaktan öteye geçerek eserin oluşmasına yardımcı olur. çalışırken hayatla olan bağlantılar bir süre için bir yana bırakılıyor, çünkü resmin insanın kendine bağlayıcı gerçekliğin insanın kendine bağlayışından farklıdır. Bu tat bana göre geçici bir tutsaklık gibidir. Bir anlamda sanatın kurtarıcı niteliği denilebilir buna.

Resimlerinizde kişisel bir sentez görülüyor. Senteze ulaşmak için sanata analitik yaklaşımınız nasıl oldu?

Sanat eseri özümlemedir. Günü gününe yapılandan daha kuvvetli, yoğun bir bileşimdir. Ben resme görsel bir obje olarak değil önce sorun olarak baktım. Analitik yaklaşımın sanatı her zaman sağlam bir temele dayandırdığına inanıyorum. Her şeyden önce araştırma aşamasının çok önemi olduğunu sorunları köklerini araştırıp irdelemenin senteze ulaşmak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir sorunu çözümlemek uğraşısı bizi yüzeysel bakışın ötesine ulaştırıp esası yakalamamıza yardım eder. Sanatçının sanatsal sentezini sağlam bir temele oturtmak için çözümleyici yöntemleri kullanma zorunluluğu vardır.

Sanatta duygu ve düşünce arasında belirli tercihleriniz var mı?

Bu iki tavır arasında sanatçıların tercihleri her zaman olmuştur. Tabii benim de tercihlerim var. Duyguyla yapılmış resimlerde hiç düşünce payı yoktur. Ya da düşünsel payı ağırlık kazanan resimlerde duygudan eser yoktur gibi bir varsayımdan hareket edilemez. Nitekim resimlerdeki soyut mekânlardaki gerçekleri seçimim estetik olarak beğendiğim, etkilendiğim ya da gerekli gördüğüm obje ve figürlerden oluşmuştur.

Sizce resim sanatı ile başka sanatlar arasında özde bir benzerlik, ilişki var mı?

Elbette çok yakın benzerlik var. Mesela müzikteki ritim gibi resimdeki çizgiler de kendi başlarına bir çeşit müziktir. Belli formların keskin ya da yumuşak, dalgalı veya durgun, dairesel ya da oval oranlarının hepsinin, müzikteki tiz ve pes tonlar gibi sıcak ve soğuk renklerle ton değişimleriyle sinirler üzerine bıraktıkları kendilerine özgü benzerlikler vardır. İyi bir kulağın seslerdeki en ince hassasiyetleri anlayabildiği gibi, gözleri incelikleri ayırabilen kimseler bir çizgiyi, formu, ton değerlerini gördükleri zaman o çizgi, forma ya da ton değerleri vs. ile hareket ederler. Onların ritmik birleşimlerinden oluşan soyut biçimlere kendilerini kaptırırlar. Dengedeki küçük bir bozukluk, bir notanın yanlış basılmasıyla konsantrasyonu bozduğu yada mimaride eksik tuğlaların binaların yıkılmasına neden olacağı gibi algılayışı ve içinde gelişen hareketin akışını da keser. Akıcılık ve kıvraklık ise vücuttaki gerginliği azaltır hem algılayışı hem yarı bilinçli tepkiyi rahat ve zevkli bir hale getirir. Ayrıca resimde kendine özgü şiir bulunduğunu, resmin bir çeşit şiir olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum. Tabii bu arada plastik sanatların şiiri ile kelimelerden oluşan şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Resimde formun, çizginin, rengin, ton değerlerinin hayalde uyandırdığı değerler vardır. Bir bakıma bu değerler kelimelerin yol açtığı düşe ve etkilenmeye benzeyen fakat şiirden değil, resimden gelen bir etkilenmeye ve düşe yol açar. Demek ki bir sanat yapıtı estetik obje olarak vardır ve estetik objenin yeri de tüm toplum bilincidir.

Sizce resim izleyeni etkilemeli mi?

Amaç yalnızca izleyeni etkilemek olmamalı elbette. Duyularla algılanabilir olan bu maddi yapıt yalnız bir dışsal semboldür. Yapıt onu gerçekleştirenin ya da algılayan izleyicinin ruh hallerine indirgenemez. Sanat yapıtı herhalde bunların dışında özgün bir varlığa sebep olmalıdır.

Resimlerinizde soyut mekânda gerçekleri var. Somut objelerin bazı avantajlarından söz edebilir miyiz?

Elbette, tanıdığımız ve ilgimizi çeken nesnelerin dikkatimizi yakalamak gibi bir avantajı var. Soyut mekânda nesne ve figür kullanmanın estetik nedenlerinden biri de bu. Soyut mekânda tanıdığı şeylerle yapıta yaklaşan izleyici zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerimde çağın getirdiği bölünmüşlüğü, karmaşayı, yabancılaşmayı huzursuz iç mekânda yaşar. Sanatçı yapıtında izleyici hareketsiz benzeşme yoluyla değil de, onun eyleme katılmasını sağlayacak yargı gücüne seslenerek kendine bağlamasını bilmelidir. Böylece izleyici izlemenin ötesinde daha verimli bir davranışa itilmiş olur kanısındayım. Amacım ne anlaşılmak, ne de yaptığım kolayca okunmasını sağlamak değil. Teknik yetkinliğin ön plana çıkışını ve gerçek plastiğin gölgede kalmasını istemiyorum. İzleyicinin teknik yönüme saplanmamasını istiyorum. En büyük çabam, evrensel değerlerle çağdaş düzeyde kişisel bir senteze varmak.

Picasso'ya rekor fiyat

Pablo Picasso-Sylvette Avustralya’nın Sydney kentinde düzenlenen müzayedede Pablo Picasso’nun soyut bir tablosu 6,5 milyon dolara satıldı. Bu, ülkede bir sanat eserine verilen rekor fiyat oldu.

Deutscher-Menzies Galerisi, genç bir manken ve daha sonra başarılı bir ressam olan Sylvette David’in yüzü ve at kuyruğu saçlarının resmedildiği, 1954 tarihli "Sylvette" adlı tablonun, müzayedeye telefonla katılan, adı açıklanmayan bir kişi tarafından satın alındığını bildirdi.

Galerinin sözcüsü Marie Geissle, Reuters’a yaptığı açıklamada, Sydney’in "Güney yarımkürede sanat piyasasının New York’u olduğunu" belirterek, satışın, Avustralya’daki galerilerin uluslararası çalışmalar satabileceğini kanıtladığını söyledi.

Picasso’nun bir dönem birlikte yaşadığı Sylvette David, ünlü ressamın 40’tan fazla eserine konu olmuştu.

Avni Anıl Kimdir?(23-04-2008--14-06-2008)

ezgileriyle avni anıl Anil_ve_gencler avni_anil

Avni Anıl kimdir?

Avni Anıl, 23 Nisan 1928'de İstanbul'da doğdu. 14 Haziran 2008'de İzmirde öldü. Selimiye’deki Ondokuzuncu İlkokulu bitirdi, Paşakapısı Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi’nde okudu.

Askerlik sonrası Polis Enstitüsü’ne girdi. 1955 yılında polislikten ayrıldı ve gazeteciliğe başladı.

Üç yıl Akşam gazetesinin sanat sayfasını yönetti. 1955-1967 yılları arsında İstanbul Radyosu’nun haber servisinde çalıştı.

1967 yılında “Anıl Yayın Ajansı”nı kurdu, Dünya gazetesinin sanat sayfasını yönetti. “Musıkî ve Nota” dergisini çıkardı. “Musıkî Sözlüğü” adı altında dört ciltlik eserinde musıkî tarihi için önemli hatıralar yayımladı.

1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştı. 14 Haziran 2008 günü İzmir'deki evinde, seksen yaşında öldü

Bestelerinden bazıları:

"Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun durun biraz"

"Dilşad olacak diye kaç yıl avuttu felek"

"Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver"

"Biraz kül biraz duman, o benim işte"

"Kader kime şikayet edeyim seni bilemem"

"Unutamıyorum, unutamıyorum gecem yok artık gündüzüm yok"

"Gözlerin bir aşk bilmecesi sorar gibi"

"Unutulmuş ne varsa sevgiden geri kalan"

"Aşk bu değil yapma güzel"

"Ne yeşili ne siyahı gözümde hep gözleri var"

"Mihrabım diyerek sana yüz vurdum"

"İçimde nice uzun yılların özlemi var"

"Kaderimde hep güzeli aradım"

"Öyle dudak büküp hor gözle bakma"

"Bir peri masalı kulaklarına"

"Bir göz aşinalığı var aramızda"

"Gün be gün yaşanan o hatırayı unutup bir yana atmak olmaz ki"

"Şarkılar söyle o sahillerde"

"Ayrılık ümitlerin ötesinde bir şehir"

"Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un"

"Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun gelmiyorsun"

"Gelin alayı"

Avni Anıl sonsuzluğa uğurlanıyor

ezgileriyle avni anıl İzmir'de vefat eden Türk Sanat Müziği Bestekarı ve Devlet Sanatçısı Avni Anıl için İzmir Valiliği önünde devlet töreni düzenlendi. Törene Anıl'ın ailesi, Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, İzmir Valisi Cahit Kıraç, İzmir milletvekilleri Taha Aksoy, Oğuz Oyan ve Mehmet Ali Susam, CHP Grup Başkan Vekili Kemal Anadol, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve İzmir İl Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın katıldı.

Törende saygı duruşunda bulunuldu ve Anıl'ın öz geçmişi okundu.  Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şener, en son 6 ay önce  Ankara'da bir konserde bir araya geldiği Anıl'ın, Türk Sanat Musikisinin  ve çağın en önemli bestekarlarından olduğunu belirtti.

Şener, “Güfteyi çok iyi seçerdi. O güfteye uygun besteyi çok iyi  yapardı. Bu nedenle Türk Sanat Müziği sevenlerinin gönlünde yer  etmiştir. İyi bir dosttu, iyi bir sanatkardı” diye konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mustafa Atalar  ise Bakan Ertuğrul Günay adına yaptığı konuşmada Anıl'ın Türk kültürü ve  sanatı için büyük bir sanatçı olduğunu ve “gönüllerden, dillerden  düşmeyecek şarkılara imza attığını” söyledi.

Türk Sanat Müziği Sanatçısı Kutlu Payaslı da Anıl'ın son 50 yılın en  büyük sanatçılarından olduğunu ifade etti.

Anıl'ın çok iyi bir dost olduğunu da kaydeden Payaslı, “Onu  şarkılarında saygıyla anacağız” dedi.

Tören boyunca Anıl'ın eşi Mine Anıl ve kızları Alev Anıl Işıkçı ve Eser  Tunal'ın ağladıkları gözlendi.

Anıl'ın cenazesi Alsancak Hocazade Camisi'nde ikindi vakti kılınacak  namazının ardından Balçova Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Cumhurbaşkanı Gül'den başsağlığı

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bestekar Avni Anıl'ın vefatı nedeniyle, eşi Mine Anıl'a başsağlığı diledi.

Cumhurbaşkanlığı basın merkezinden yapılan açıklamada, "Sayın Cumhurbaşkanımız, değerli bestekarımız Avni Anıl'ın vefatı dolayısıyla eşi Mine Anıl'a bir telgraf göndererek, başsağlığı dileklerini iletmiştir" denildi.

Başbakan Erdoğan da başsağlığı diledi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, vefat eden bestekar Avni Anıl'ın eşi Mine Anıl'a başsağlığı diledi.

Başbakanlık Basın Merkezinden yapılan açıklamaya göre, Erdoğan, Mine Anıl'a gönderdiği telgrafta, bestekar Avni Anıl'ın vefatından üzüntü duyduğunu belirterek, başsağlığı dileklerini iletti.

TBMM Başkanı Köksal Toptan "Hoş bir seda olarak hatırlayacağız"

TBMM Başkanı Köksal Toptan, "Avni Anıl'ı birbirinden güzel eserleriyle 'hoş bir seda' olarak hatırlayacağız" dedi.

Toptan, bestekar Avni Anıl'ın vefatı nedeniyle kızı Eser Tunal'a gönderdiği başsağlığı telgrafında, ünlü besteci devlet sanatçısı Avni Anıl'ın vefatından dolayı büyük üzüntü duyduğunu ifade etti. Toptan, şunları kaydetti:

"Türk müziğine çok önemli katkılarda bulunan merhum Avni Anıl'ı asla unutmayacağız. Onu birbirinden güzel eserleriyle 'hoş bir seda' olarak hatırlayacağız ve gönlümüzde yaşatacağız.

Merhum Avni Anıl'a Allah'tan rahmet, size, ailenize ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum."

Kültür ve Turizm Bakanı'ndan başsağlığı mesajı

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Avni Anıl, ardında bıraktığı unutulmaz eserlerle daima gönüllerimizde yaşayacaktır" dedi.

Günay, Avni Anıl'ın vefatı nedeniyle yayımladığı başsağlığı mesajında duyduğu üzüntüyü ifade etti. Günay, mesajında şunları kaydetti:

"Türk Müziğine bir ömür adayan Avni Anıl, musikimize birbirinden güzel pek çok eser kazandırmış ve Türk sanat musikisinin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Sayın Anıl'ın vefatı ülkemiz ve sanat camiamız adına önemli bir kayıptır.

1998 yılında devlet sanatçılığı unvanı alan Avni Anıl, ardında bıraktığı unutulmaz eserlerle daima gönüllerimizde yaşayacaktır. Büyük ustaya Allah'tan rahmet, yakınlarına, sevenlerine ve bütün milletimize baş sağlığı dilerim."

Kadın Figürü Resmeden Sanatçılar

Johannes Vermeer-inci küpeli kız Kadın figürü resmeden sanatçılardan bir tanesi de Johannes Vermeer’dir. Vermeer'in tablolarındaki figürlerin hemen hepsi kadındır. Sadece iki yapıtta tek erkek figürü vardır.

Vermeer'in kadınlarının yaşamı hep aynı mekanda, aynı odada, ağır ağır geçer gibidir, yada zaman durmuş gibi gelir. Onları çoğunlukla bir mektup okurken yada yazarken veya bir müzik aletinin başında görürüz. Bazen dantel işlerler, bazen inci dizerler. Ama hep o aynı pencerenin yanında yer alırlar; pencereden süzülen ışık yüzlerindeki güzelliğin inceliğini ve mücevherlerinin parlaklığını ortaya çıkarır. Bunlardan en ünlüsü “inci küpeli kız”’dır. 

 

Orhan Taylan,(1641)

Orhan Taylan, başkaldıran bir ressam ve resmi sanata karşı “muhalif”. Figürü temel alan resminin yüzü hep insana dönük ve bu yüzden ustalık gösterilerinden kaçınıyor.

Orhan Taylan, resme, insana ve hayata ilişkin sorulardan birini şöyle yanıtlıyor;

“Kadınlara gelelim... Resimlerimde daha çok kadın figürü çiziyor olmam benim kendimi ifade ederken beğenilerimi sergiliyor olmamdan çıkıyor. Burada çağlar boyu güzellik simgesi ne olduysa onun felsefesini yapayım gibi bir eğilimim yok. Başarabildiğimce içtenlikle kendi yüreğimden geçenleri biçimlendiriyorum. Bir kadınla karşılaşmamdan bir heyecan duydumsa o heyecanı öylece geçiririm ve genellikle kadınlarla karşılaştığımda heyecanlanırım, erkeklere kıyasla. Bu da benim bir erkek ressam olmamdan geliyor, arkasında derin felsefeler yok.”

“Nasıl bir heyecan bu?” sorusuna şu yanıtı veriyor.

“Erkek bir ressam olarak bir kadının bana verdiği heyecan sadece o kadını çizmek anlamında değil, bambaşka şeyleri ifade ederken de bana kattığı bir çalışma sevinci, şevki gibi şeyler... Bunlardan etkilenerek yola çıkıyorum. Tabii kadın hareketinin gelişmiş olması da, kadın figürü çizerken kadının tavrının da muhalif bir konumda ifade edilebileceği düşüncesini getirip benim resmimin içine yerleştiriyor.”

“Nasıl bir kadın duruşu...” sorusuna, “Hayatiyet taşıyan kadınlardan çok etkileniyorum. Kuvvetli duygularla, güçlü bir ayakta olma isteğiyle yaşayan ve bunu keyifle yansıtabilen, en umutsuz koşullarda başkaldırıyı bile sevinçle, heyecanla yapabilen insanlar beni çok etkiliyor” diye cevap veriyor.

Orhan Taylan, tek figürlerden oluşan resimlerini; “Bir resmi, iyi yapan şeyin konu olmadığını ve resmin iyi tasarlanmasının ve iyi uygulanmasının önemini gösterebilmek üzere sadece tek figürlerden oluşan bir dizi resim yaptım. Bunlar tek bir ağacın resimleri de olabilirdi. Konu hep aynı kalmakla birlikte, her resimde bambaşka ruh hallerini anlatmak ve bir resmin içeriğinin ne kadar formun tasarlanış biçimine bağlı olduğunu anlatmak üzere çalıştım.”[1] Sözleriyle anlatıyor.

Gülay Yüksel Bomboş bembeyaz bir tuval düşünün karşınızda, üzerinde tek bir nokta bile yok. Alın ellerinize fırçayı, boyayı. Tuval hala boş. Bir fırça darbesi, haydi cesaret. Biraz renk lütfen… Evet yoktan var etmek çok zor değil mi? Ama bir sanatçı için değil. Gerçek bir sanatçı için, o bembeyaz tuvalin karşısında olup ta hiç bir şey yaratmadan durmak zordur. Akar biranda sanatçının ruhu tuvale ve her hamlede, her renkte coşan bu şelale.

Gülay Yüksel’in eserlerine baktığımızda bunlar görülür.Dur durak bilmeden sonsuzluğa ulaşmak isteyen bir nehir, bir ruh gibidirler. Resmettiği her kadına kendinden bir parça katan, her tablosunda iç dünyasını bizlerle paylaşan bir sanatçı. İşte bütün bunlar değil midir bir sanatçıyı yetenekli yapan. Ancak Gülay Yüksel’in ulaştığı noktaya varmak için tek başına yetenek yeterli değildir. Yıllarca süren çalışmalar, bitmek bilmeyen bir enerjiyi de gerektirir. Hedefe, bazen çok yakınken bazen de çok uzaktır. Böylece süren yaratma savaşı, her tablo beraberinde yeni bir meydan okuma, yeni bir zafer getirse de bilir, bir sonraki tablonun kendisini daha zorlu bir yarışa sürükleyeceğini.

Hüzünler arttıkça, renkler ve hareketler çoğalır. Bazen de durgunlaşır fırtınalar, sadelik ve sükûnet ağır basar. Ama hep yoğundur her bir tablonun içine de yüzdüğü duygular. Bu duyguları herkes kendine göre yorumlar ve kendinden bir şey bulur onlarda… Çünkü ortaktır insani duygular. İşte bu nedenle, çeker bizi. Gülay Yüksel’in tabloları, o her şeyden önce bir insandır. İnsan için sanat yaparken insandan yola çıkar… Kendinden yola çıkar.

Serkan Adın da kadın figürü çalışan genç ressamlarımızdandır.

Tuvalde biçim ve içerik sorunlarına yanıt arayan ressam, yapıtlarında imge kalabalığına başvurmadan ve yeni kurgular yapmadan, salt görüneni deneysel tekniklerle tuvale aktararak izleyicinin algısı ile oynuyor.[2]

Ressamın büyük boyutlu resimlerinde, yalnız başına duran ‘güzel’ kadın figürleri bilinmedik bir zamanda ve mekanda varlık gösteriyor. Mekan hakkında ipucu olabilecek hiçbir tanıdık imgeye tuvalinde yer vermeyen ressam, böylelikle izleyiciyi resim ile mesafeli bir ilişki kurmak zorunda bırakıyor. Figür ile mekânın ilişkisini bilinçli bir biçimde yok etmeye çalışsa da resimdeki figürler mekân ile içi içe geçerek yeniden tanımlanıyor.

“Figürün zaman zaman yüzeye yedirilen parçaları bu tip bir mekâna ait oluşa destek verirken, figür yüzeye, yüzey figüre sinsice akarak karışıyor.  Ancak bu mekansızlığın taşındığı özgür alana karşın, ısrarla kullanılan ‘ten’in rengi ile, kadın imgesi, kendisiyle iç içe geçmiş vücut, beden ve dolayısıyla erotizm fikrini uyandırarak her izleyici için en azından aynı başlangıç noktasından hareketle resmi değerlendirmeye koşulluyor. Kadın figürünün aidiyeti, bildik imgesel çağrışımları, alışılmış duygusal yağmalamaları, kadın formuna raptedilmiş anlamları sorgulatılırken, figürün oturtulduğu bir zemin ya da platform kullanılarak kadın figürü nesneleştirilmeye çalışılıyor.”[3]

Ressamın resimlerine baktığımızda, nü kavramında yatan “çıplak beden”in var olmadığı suratımıza bir tokat gibi çarpar. Sanki bir pandomim gösterisi izliyormuşçasına, ışık arasında kalan kadın yüzleri, elleri, ayakları kurgusal tasarım içerisinde kareye hâkim olmaktadır.

[1] Cumhuriyet Dergi / Sayı 577 / 13 Nisan 1997

[2] Aysun Oran

[3] Aysun Oran

Web Stats Bloglar Alemi