Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Resim Sanatı

3 tane "estetik" etiketli yazı bulundu "estetik" tagli diger ogeler resimler , videolar

Soyut Nedir? Çağın Anlayışı İçinde Soyutun Belirlenmesi

Çağın başında Wilhelm Worringer, sanat tarihine yeni bir araştırma man­tığı getirirken, tüm sanat yaratmaları için iki kavram saptamak istemiştir. Bu iki kavram, iki temel içtepiyi, iki psikolojik fenomeni karşılamıştır. Bunlardan biri, bütün natüralist eğilimli sanat anlayışlarının dayandığı özdeşleyim (Einfühlung) içtepisi, öbürü de tüm anti-natüralist, soyut eğilimli sanat anlayışlarının dayandığı ‘soyutlama (Abstraktion)’ içtepisidir. Özdeşle­yim kavramını, Theodor Lipps’den alan Worringer, bununla; doğaya yö­nelik, doğa ile mutlu bir ilgi kurmak isteyen sanat üslûplarını açıklamak istemiştir. Şöyle ki, özdeşleyim de insan, kendi varlığının dışında bulunan ob­jelere yönelir, onların varlığında kendi duygularını ve tinsel etkinliğini, özgürlüğünü yaşar. Ancak, bunun olabilmesi için, önce insan ile insan süje’si ile doğa ve doğal nesneler arasında bir güven ve bir sempati ilgisi­nin doğmuş olması gerekmektedir. Böyle bir güven ve sempati ilgisi, insanı do­ğaya ve nesnelere götürmektedir. İnsan, karşılaştığı bu nesnelere kendi duygu ve tinsel etkinliğini yüklemiştir. Estetik haz, böyle bir süreç içinde doğan bir ürün olmuştur. Çünkü estetik haz, insanın duygularını yüklediği bir nesnede, kendi duygularını yaşamasından doğmuştur.[1]

Ancak, Th. Lipps’den aldığı ve Lipps’in de tüm sanat yaratmalarına uyguladığı bu özdeşleyim içtepinin Worringer tüm sanat yaratmalarına uygulanamayacağını, yalnız bir tür sanat yaratmalarına, natüralist sanat ya­ratmalarına uygulanabileceğini saptamak istemiştir. Buna göre anti-natü­ralist sanat anlayışları özdeşleyim kavramı ile açıklanamamıştır. Bu anti-na­türalist sanat anlayışları ise ‘soyut’ kavramı altında toplanmıştır. Şu halde, soyut sanat anlayışı özdeşleyim ile açıklanamadığına göre, soyut sanatı açıklayacak bir başka kavrama gereksinim duyulmuştur. Bu kavramı Worrin-ger ‘soyutlama’ içtepisinde bulmuştur. Soyutlama içtepisi, özdeşleyimin natü­ralist sanat üslûplarını açıklamasına karşılık, soyut sanat üslûplarını açıklayacaktır. Böylece, Worringer, tüm sanat üslûplarını ve sanat tarihini açıklayabilecek iki temel içtepi ve iki temel kavram ele geçirmiş olmaktadır. Bu iki kavram iki psikolojik yetiyi ifade ettiğine göre, tüm sanat üslûp­ları ve üslûplardan oluşan tüm sanat tarihi, psikolojik bir temele oturtulmuş oluyor. Genellikle sanat fenomenini böyle psikolojik olarak açıklama ki bu, Worringer’e göre biricik mümkün açıklama biçimidir, çağdaş en sağ­lıklı araştırma yöntemi olmuştur. Hatta bu, Worringer için estetik’i modern bir bilim olarak belirleyen en önemli bir niteliktir. Worringer bunu şöyle be­lirtmiştir: “Estetik objektivizm’den estetik sübjektivizm’e en kesin adımı at­mış olan, yani araştırmalarında artık estetik obje’nin biçiminden değil de, estetik obje’ye bakan süje’nin davranışından hareket eden modern este­tik” derken, modern estetik’in bu ana niteliğini, sübjektivist-psikolojik niteliğini vurgulamak istemiştir.

Peki, insana mutluluk sağlayan soyut sanata insan nasıl ulaşabilmektedir?

Bu sorunun karşılığı toplumlara göre değişir. İlkel toplumlarda dış dünya olaylarının gösterdiği belirsizlik ve değişiklik, onların evren hakkın­daki bilgilerinin yetersizliğinden ötürü bu toplumları soyut sanata götür­müştür. Çünkü ilkel toplumlar dünya tablosundaki bu karışıklık karşısında duydukları korku nedeniyle güvenilecek sağlam bir nokta, bir huzur noktası aramışlar ve bu huzur noktasını da ‘değişmez, mutlak biçimlerden oluşan soyut sanatta bulmuşlardır. Soyut sanat biçimlerinde buldukları bu değişmez, ebedi düzen, onları empirik dünyanın değişmelerinden ve belirsizliklerin­den kaçıp soyut sanatın değişmez biçimlerinde huzur duymağa götürmüştür. Worringer’e göre, bundan ötürü insanın ilk yarattığı sanat soyut sanattır. Çünkü natüralist sanat, insanın evren ile kuracağı bir dostluk, bir sempati ilgisi ile ancak kurulabilirdi. Bunun için, her şeyden önce doğanın ve nes­nelerin, bir korku objesi olmaktan çıkmaları gerekirdi. Buna göre de, natüralist sanatın soyut sanattan sonra gelmesi gerekirdi. Worringer için bu gerçekten de böyle olmuştur.[2]

Ama buradan hiçbir yolda, soyut sanata ilkel budunların dışında uy­gar insan toplumlarında rastlanamaz gibi bir sonuç da çıkarmamak gerekir ve böyle bir çıkarım büyük bir yanlış olur. Elbet uygar toplumlarda da yine soyut sanat üslûbuna rastlarız. Ama ne var ki, ilkel toplumlarda soyut sa­natı doğuran nedenler ile uygar toplumlarda soyut sanatı doğuran nedenler birbirinden farklıdır. Şöyle ki, ilkel toplumlar evren hakkındaki bilgisiz­liklerinden ötürü soyut sanata gittikleri halde, uygar toplumlar daha baş­ka nedenden soyut sanata gitmişlerdir. Çünkü onlar bilim ve uygarlığın gelişmesi ile evren hakkında yeterince bilgi sahibidirler. Worringer, uygar toplumları soyut sanata götüren nedeni felsefi bir kavram olan “kendili­ğinden şey” kavramında bulmuştur. “Ancak, insan zekâsı, binlerce yıllık bir gelişmeyle rationalist bilginin bütün yolunu geçtikten sonra, onda, bilme­nin en son alın yazısı olarak ‘kendiliğinden şey’ duygusu yeniden uyanır. Ama daha önce bir içtepi olan şey, şimdi bir bilgi ürünüdür. Bilmenin gururundan aşağı doğru yuvarlanan insan, ‘içinde yaşadığımız bu görünüş dünyasını’ maja’nın bir eseri, yaratılmış bir büyü, süreksiz, görme sanısına ve rüyaya benzeyen, kendi başına tözü olmayan bir görüntü, insan bilin­cini çevreleyen bir peçe olduğunu, var ya da yok dememizin kendisi için hem doğru hem yanlış olan şeyi (Schopenhauer) tanıdıktan sonra, tıpkı ilkel insan gibi, dünya tablosu karşısında yitik ve çaresiz kalır.”[3]

Uygar insan da tıpkı ilkel insan gibi, bu yitiklikten, bu çaresizlikten kur­tulmak için mutlak, kendi başına varlığa ulaşmak istemiştir. Bunun olanağını da, tıpkı ilkel insan gibi, soyut sanatta bulmuştur. Soyut sanatta geometrik yasal bi­çimlerde ancak insan özlemini duyduğu huzur ve mutluluğa kavuşabilir.[4]

[1] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, s. 100

[2] Wilhem WORRİNGER, Soyutlama ve Özdeşleyim, s.23–24

[3] Wilhem WORRİNGER, Soyutlama ve Özdeşleyim, s.25

[4] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, s.42

Sanat Nedir?

ice_donuk Sanat üzerine farklı tanımlar yapılmaktadır. Akademik çevrelerce yapılan tanımlar üzerinde durmak gerekir. “Bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılıktır.”[1] Sanat, en kaba anlamıyla, yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak anlaşılır. Tarih boyunca neyin sanat olarak adlandırılacağına dair fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmıştır. Bugün sanat terimi birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram olarak kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı bile hararetli bir tartışma konusudur. Açık olan nokta ise sanatın insanlığın evrensel bir değeri olduğu, kısıtlı veya değişik şekillerde bile olsa her kültürde görüldüğüdür.

Sanat kavramı üzerine yapılan yorumlardan önce sanat hakkında biraz bilgi vermek gerekir. İnsanoğlu yazılı anlatıma başlayamadığı çağlarda kendisini ifade edebilmek için, kendine ve çevresine göre iletişim adına aradığı anlamı bulabilmek için görsel anlatım yollarını yani sanatı kullanmıştır. Böylece anlattıkları ile kişiliğini oluşturmaya başlamıştır. Sanatın tanımını verirken farklı açılardan bakmamız gerekir. Bu durumda da farklı tanımlarda bulunabiliriz. Sanat; “yaratıcının ve alıcının duygularında varolan biçim ve ahenk birliği bağlantılarını harekete geçirip güzeli ortaya koyabilecek, hoşa giden yaratma çabasıdır, bir sanatçının ürün verebilmesindeki amaç, duymakta olduğu his ve heyecanları başkalarına da aktarmaktır ve bu aktarma işini nesnel olarak üstlenen de sanat ürünüdür.”[2] Sanat güzel olandır, estetik olandır, insanlığın varlığı ile kendini var edendir. “Sanat görsel ve duygusal iletişim aracıdır. Sınırları ve boyutları verici ile alıcının kapasitesine ve kültürel birikimine bağlı olarak gelişir.”[3]

Sanat, insanlık tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. İnsanlığın geçirdiği evrimler yaşama biçimlerini, yaşama bakışlarını, sanat biçimlerini ve sanata bakışlarını değiştirmiş, her dönemde ve her toplumda, sanat farklı görünümlerde ortaya çıkmıştır.

Bugün sanatın “duygusal ve düşünsel etkileme gücü”’ne sahip oluşu daha belirleyicidir. Bu anlayışa en uygun tanımı yapan Thomas Munro’ya göre; “sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir”.[4] Sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir.

“Sanat, nesnel ve öznel yaklaşımlara göre farklı açıklanır. Nesnel yaklaşımda sanat, toplumsal etkilerle, öznel yaklaşımda ise salt bir bireysellikle yaratılır”.[5]

Kant’a göre; sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel sanatı ancak deha yaratabilir.

Hegel’e göre; sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.

Marks’a göre; yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.

B. Croce; güzelliğin yerine anlatımı öne çıkarır. Sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir.

Sanat, deha düzeyindeki zekanın, var olana karşı tepkisinin, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Sanatçı, zekası ve sezgileriyle çağının önünde giden insan olduğu için, gerçek sanatın anlayanı azdır. Onu anlamak için çaba gerekir.[6]

Sanat, felsefenin en büyük açıklanamamış sorularından biridir. Sanat duyguyla tasarlanmış, içine emek sarf edilmiş bir eserdir.

“Sanattaki estetik, doğadaki güzelliklerin insan ruhunda oluşturduğu düzenli bir olgudur. Sanat; inanç, felsefe, bilim ve teknik becerisi içinde yaklaşmaya özen göstermektedir.”[7] Sanatçının bilimsel ve sanatsal veriler doğrultusunda kendisini çizgi, renk ve sözcüklerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır. Sanat, önceleri biçim bakımından özgürlük ararken; bugün, anlam, konu, ruh ve estetik bakımından özgürlük aramaktadır.

“Sanat öyle bir kişilik ifadesidir ki, bir dile bir zümreye hitap etmez, o bütün insanlara hitap edecek boyutlarda engin ve bütün insanları etkileyecek çapta güçlü, evrensel bir ifade tarzıdır.”[8]

Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.

Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı” demektedir. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir yada müzik parçası, ya tabiattan yada insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.

Sanatı farklı bir biçimde de tarif etmek mümkündür. “İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı”. İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir. Sanat, “insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç” olarak kabul edebilir. Sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır.

Sanata ilişkin en önemli özellik anlatımdır. Kişinin çok özel iç dünyası, imgeleri, düşünüleri ve duyguları sanat ile görselleşir. Bu çok özel dünyanın dışa aktarılması, bir başka deyişle anlatımı, başkalarının anlatımının anlaşılması, insan için bir ihtiyaçtır. Hangi sanat formu olursa olsun yaratma eylemi anlatılmak isteneni izleyiciye iletme amacını güder.

“Sanatı en yalın biçimde tanımlamak gerekirse; sanat bir görüş yada seziştir. Sanatçı bir imge yada resim üretir. Sanattan tad alan biriyse yüzünü sanatçının ona gösterdiği yöne çevirir ve kendisi için açılmış olan pencereden bakarak, kendinde sanatçının imgesini oluşturur”.[9]

[1] Serap BUYURGAN, Ufuk BUYURGAN, Sanat Eğitimi ve Öğretimi, Ankara,2001

[2] Sıtkı M. ERİNÇ, Sanat Psikolojisine Giriş, Ankara,1998

[3] Prof.Dr. Hasan PEKMEZCİ

[4] Metin SÖZEN,Uğur TANYELİ, Sanat Kavram ve Terimler Sözlüğü, İstanbul,2003

[5] Cemil SENA,Estetik Sanat ve Güzelliğin Felsefesi,İstanbul,1972

[6] Afşar TİMUÇİN,Estetik,1993

[7] Ali Rıza KIRKAN

[8] Öğr.Gör.Birgül ÖZÇELİKÇİ,Hayat Ağacı Dergisi,Sivas,2005

[9] Benedetto CROCE,Sanatın Felsefesi Felsefenin Sanatı,

Kaynak:  http://resimsanati.tr.gg/Sanat-Nedir-f-.htm

Resim Nedir Resmin Tarihi

keşif  

    Resim; çeşitli malzemeler kullanarak (kalem, kömür, yağlıboya…vb.) objelerin, nesnelerin bir düzlem üzerine (kağıt, tuval, duvar…vb.) aktarılması, resmedilmesidir.

    Başka bir ifade ile resim, duygu ve düşüncelerin bir yüzey üzerine iki boyutlu olarak aktarılmasıdır. Görsel özellikler taşıyan tüm sanatların temelini oluşturan resim sanatında, çizgi, doku, renk, biçim, ışık-gölge gibi öğeler çeşitli teknikler kullanılarak zengin anlatım biçimlerine dönüşmektedir.

    Resim yapmak, kısaca ifade etmek gerekirse insan edimlerinin taklit edilmesidir. Doğrusu, taklit edilmeye değer tek faaliyet de budur; diğer edimlerin temel unsurları kendi içinde taklit edilmez, sadece bir yan unsur, bir aksesuar olarak taklit edilebilirler. Bu açıdan sadece hayvanların değil, bütün doğal varlıkların edimleri de taklit edilebilir.

    Ernst FISHER, sanatın gerekliliği adlı kitabında; İnsanlığın başlangıcında sanatın “ güzellikle uzun boylu bir ilintisi yoktu, estetik kaygısı ise hiç yoktu. İnsan topluluğunun yaşama savaşında kullandığı büyülü bir araç bir silahtı sanat” demektedir. Büyü; başlangıçtaki etkisini azalttıkça zamanla; din, bilim, sanat öne çıkmıştır.

    Rönesans’a gelinceye kadar resim sanatı; ağırlıklı olarak kutsal bir öyküyü anlatmak ve bu yönde toplumu bilgilendirmek için kullanılmıştır. Rönesans’tan sonra ise gerçek bir dünyanın da farkına varılarak sanatsal anlamda çalışmalar ortaya konulmaya başlanmıştır.

    Resim insan var olduğundan beri hep yaşam da yer almıştır. İlk başta; hayatın gerekliliği, kutsal bir öyküyü anlatmak için anlatım aracı olarak kullanılmıştır. Resim; ilkel toplumların yaşamında günlük hayatın bir gereği olarak yapılmıştır. Resimsel öğeler bu gereklilik doğrultusunda kullanılırken, zamanla resimsel gerekliliğin ürünleri olarak yerlerini almışlardır.

    İlkel toplumlarda resim, doğaya üstünlük sağlama, doğal güçler karşısında üstünlük kurma amacıyla birlikte, yaşama savaşı için kullanılan büyülü bir araç olduğu düşünülmektedir.

    Resmin geçmişi, insanlık tarihi kadar eskidir. İlk resim ve heykel çalışmalarına Yontma Taş Devri’nde, Paleolitik devrin sonlarına doğru rastlanmaktadır. Bu sanatın ilk örnekleri olan mağara duvarlarına yapılmış renkli renksiz resimler, kayalar üzerine oyulmuş kazı resimleri, anıt taşlara işlenmiş alçak kabartmalar, süs eşyaları, üzeri işlemeli aletler, silahlar, mabet ve anıtlar o dönem insanının sosyal yaşamı hakkında önemli bilgiler vermektedir.

    İçerik açısından bilinen ilk resim örneklerinin kötü ruhları uzak tutmak, bereket getirmek gibi dini inançlarla yapılmış oldukları tahmin edilir. Mısır, Çin ve Hindistan'da M.Ö. yapılmış resimler, gündelik hayatı betimlerler, hikayeler anlatırlar ve kılavuz nitelikleri taşırlar.

    Batı resmi, milattan sonra dini konuları sembolik bir şekilde resmetmeye odaklanmıştır ancak figürler hareketsiz, kompozisyonlar ise kuralcıdır. Rönesanstan sonra dini konuların dışına çıkılmaya başlanmış, ressamlar eserlerine vermek istedikleri anlamlara göre nüanslar katmaya başlamışlardır. Rönesans ile canlanan ve doğayı inceleyerek, detaylı şekilde, olduğu gibi resmetme arzusu perspektif tekniğinin geliştirilmesine yol açmıştır. Leonardo da Vinci'nin anatomi analizleri eşsizdir.

    İnsanların eski çağlardan beri kullandıkları bu iletişim aracı Türkler tarafından da değerlendirilmiştir. Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk boylarının, işlediği konulardan dolayı "hayvan üslubu" olarak isimlendirilen resimler yaptığı bilinmektedir. İslam dini kabul edildikten sonra dinsel çekinceler nedeniyle betimleyici resim daha az kullanılmış, onun yerine süsleyici resim sanatları gelişmiştir. İslam dini, Allah yaratılarını taklit etmeyi insanoğluna yasakladığı için İslami resimler 18. Yüzyılın ortalarına kadar, daha çok soyut desenler ve yazının şekillendirilmesi Hat sanatı, Ebru ve minyatür ile sınırlı kalmıştır.

    1860-1869 döneminde, Paris’te Gérôme’un öğrencisi olan Osman Hamdi Bey, ülkesine döndükten sonra gerçekleştirdiği yapıtlar ve Sanayii Nefise Mektebi’ni kurmasıyla birlikte, resim sanatı Doğu toplumlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Günümüzde, dünya resim tarihinin önemli bir parçası olarak kabul edilen pek çok Türk ressam bulunmaktadır.

    1880′lerde, kimine göre Tonalizm, kimine göre Sembolizm akımlarıyla başlayan modern resim, konusunu avam insanda, onun gündelik yaşamında, psikolojisinde bulur. Kompozisyon, ışık, renk, çizgi, perspektif konularında konmuş kuralları yıkma, özgürleşme arzusu öne çıkar.

    1945′lerde ortaya çıkan Soyut Ekspresyonizm akımı ile resim sanatı, tamamen insanın iç dünyasına inerek somut dünyadan, kurallardan ve kalıplardan uzaklaşır; mutlak gerçeği arar, böyle bir şey olmadığına karar verir ve Fluxus akımından sonra kendini kavramsal sanata bırakır. Artık resim, sadece bir soru haline gelmiştir ve hemen hemen daima daha büyük bir bütünün ufak bir parçasını oluşturmaktadır.

    Türk resim sanatı denince daha çok batı etkisi altında gelişen resim sanatı anlaşılmaktadır.

    Sayıları az da olsa Anadolu Selçukluları'ndan bazı eserlere rastlanmaktadır. Bunlar kabartmalar, çini üstüne yapılan çizimler biçimindedir. Osmanlı döneminde yoğun olarak minyatür çalışmaları gözlenmektedir.

    Türkiye'de batılı anlamdaki ilk resim denemeleri Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Kara Mühendishanesi) ile Mekteb-i Harbiye (bugünkü Kara Harp Okulu) gibi mühendislik ve askeri okullarında gerçekleştirilmiştir.

    Cumhuriyetin kurulmasından sonra da resim alanındaki çalışmalar desteklenmiş, 1928 yılında  Sanayi-i Nefise Mektebi Güzel Sanatlar Akademisi'ne dönüştürülmüştür. Resim sanatında 1950'den sonra çok çeşitli eğilimlerin, akımların, düşüncelerin yan yana yer aldığı gözlenmektedir.

Web Stats Bloglar Alemi