Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Resim Sanatı

4 tane "figür" etiketli yazı bulundu "figür" tagli diger ogeler resimler , videolar

Uğur Mine Tamay İle Söyleşi

Portre Uğur Mine Tamay Panterli Kadın Ugur Mine Tamay Kedi ve Kadın Ugur Mine Tamay Mevlana Uğur Mine Tamay Gözler Uğur Mine Tamay Buğulu Gözler Uğur Mine Tamay

Resimlerinde soyut mekândan gerçekler yansıtan ressam Uğur Mine Tamay parçadan bütüne nasıl ulaştığını anlattı

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Resimlerinizin birçoğunda kadın figürü var, sebebi nedir?

Aslında şu an sizin gördükleriniz onlar; evet, genelde bir dönem kadın figürü çalıştım çünkü kadın bana daha estetik geliyor.

Resim yaparken sizin için önemli olan nedir? Biraz resimlerinizden bahseder misiniz?

Çağdaş sanatla uğralan bir sanatçı olmamla birlikte, aldığım geleneksel sanat eğitimi, bir disiplini de beraberinde getiriyor. Resim, plastik bir düşüncedir; bir eylemdir. Sanatçının psikolojik yapısı ve kültürel düzeyi ile tuval yüzeyinde hesaplaşması, söz konusu resimlerimde nesneleri plastik olarak yani renk, biçim ve hacim olarak görüyorum. Beni ilgilendiren en önemli problemler, espas ve form araştırmaları. Resimlerimdeki pozisyon ister figür olsun natürmort ya da peyzaj hiç fark etmez; resmimin edebi ya da insancıl anlamı resmimin temeldeki niteliğini hiç değiştirmez. Bu nedenle resim, konuma göre duvara asılıp seyredilen bir kompozisyon olduğu kadar, çağın ifade eden bir düşünme şekli, çağdaş bir kişilik arama yöntemi, bir kişinin çağına tepkisinin ifade şekli de olabilir. Görülüyor ki resim, sanatçının kendi çağdaş düşüncelerini resimsel bir dille yazma sanatıdır. Ancak; teknik sorunlar çözümlendikten sonra özel bir kavram geliştirme aşamasına geçilebilir. Sanat birbirinden farklı kavram, köken ve mantıkların birleşmesiyle oluşan gerçek birçok seslilik ve çok boyutluluktur. Sanatta derinlik kavramı düşünsel ve teknik bileşimin espastaki serüvenindir. Resimlerimde doğaya ait nesne, figür ayrıntılarından yola çıkıyorum. Ayrıntılar belli bir düzen içinde meydana geldiğinden doğayla bağlantıdan söz edilebilir. Her resmin oluşum süresi içinde geçirdiği bir serüven var. Geçmişte ya da anlık yaşanan, görülen ve incelenen bir dolu olay ve şeylerle başlayan tasarlama ile devam eden eskizlerle gelişen ve tuvalle sona eren bir serüven bu. Eskizlerimde ayrıntıdan bütüne ulaşmaya çalışıyorum. Eskiz bir tür model benim için. Bu model tekniğimin bir gereği. Bende düşünce ile uygulama aynı anda gitmez. Bir resme başlamadan önce genel çatısını, biçim ve renk değerlerini eskizde araştırırım. Ancak bu, eskizi tuvale aktarırken sürprizlerle kapalı olduğum anlamına gelmez. Son dönem çalışmalarımda eskizlerimi, plastik açıdan kendilerini savunacak bir bütünlüğü ulaşıncaya kadar, araştırmalarımın sürdüğü karışlık teknik resim olarak oluşturmaya çalıştım. Bütüne ulaştıktan sonra tuval üzerine yağlıboya süreci başka teknik bir sorun haline geliyor. İzleyicinin başladığı yer bütün oluyor. Söz konusu bütün bilinçli seçilmiş ayrıntıların meydana getirdiği bir bütün. Bu bütündeki nesneler, belli bir ışık ve gölgeye bürünerek belirli bir havanın öğeleri haline geliyorlar. Zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerde farklı mekanlardaki nesnelerin ışık gölgesi de farklı oluyor.

Resimlerinizde rengi nasıl kullanıyorsunuz?

_Yapıtlarımda her resmin gereksinmelerine göre renkleri kullanıyorum. Renk, kompozisyonunun bir parçasıdır. Plastik uyum sağlar ve göze hitap eden bir görüntü yaratır. Doğada bulunmayan bir renk görüleni gerçek olmaktan uzaklaştırsa bile sanat bakımından gerçek bir hale getirebilir. Tablolarımdaki siyaha yakın koyu tonları kullanmamın anlamlarından biri, üzerine konulacak değerlerin tam ve vurucu görülebilmesi biri de karşıt gücü verebilmesi, boşluk etkisi yaratması, tarafsız ve pasif etkisi olmasıdır.

Sizce bir yapıtta konu mu, biçim mi ön plana çıkmalı?

Bir resmi resim yapan, konusu değildir. Sanırım geleneksel sanat eğitimi alan bir sanatçı, estetik zevki bir yana bırakıp eserini konunun çekiciliğine dayandıramaz. İlgimizi çeken bir konu renkleri, çizgileri ve formlarıyla da resim olarak haz verir bir hale gelmelidir. Yapıtlarımda konu ne olursa olsun dikkatimi öncelikle plastik değerler üzerine çevirmeyi zorunlu olarak görüyorum. Bu değerler düşünülmeden yapılan resim sanatı sanırım, gözle görülebilir dokunaklı bir şiir haline gelir; resim, zevki okuma bilmeyenler için edebiyat gibi bir şey olur. Güzel ve doğru olan şeylere bakmak izleyeni rahatlatır. Bir tablodaki formların dengesi, eğri bir çizgini rahatça akışı, düz bir çizginin keskinliği bunların hepsi sanat zevkine bir şeyler katar. Estetik kaygıyla beraber, özün konudan daha fazla bir şey olduğunu, konu seçiminin önemli olmakla birlikte bir sanat yapıtının özünü belirleyen etkenin işlenen şey değil de onun nasıl işlendiği sanatçının bilerek ya da sezerek toplumsal gerçekleri dile getirmesinin yaşadığı toplumun ferdi olarak kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Resimlerinizde parçadan bütüne ulaşıyorsunuz. Bu bir sanatsal tercih mi?

Parçalanma çağdaş dünyanı büyük ölçüde makineleşmesine, uzmanlaşmasına, tekniğin ilerlemesine, makinelerin insanlar üzerinde güç kazanmasına ve çoğumuzun işleyişini kavrayacak durumda olmadığımız büyük bir sürecin çok küçük bir parçası olan işlerle uğraşmamıza sık sıkıya bağlıdır. Bu parçalanmayı yaşantısında doğal olarak birebir yaşayan izleyici birden fazla mekan, zaman hatta konuyu içeren bir eserle karşılaştığında bu esere yabancı kalmıyor. Biçimlerimi izleyiciye sunarken, okunaklı bir dil oluşturarak zihinleri karıştırmamayı amaçlıyorum. Yapıtlarımda formlar parçalanır ancak amacım bütünü yakalamaktır. Elbette bütünden ayrıntıya, ayrıntıdan bütüne ulaşmayı hedeflemek bir sanatsal tercih sonucudur. Resimlerimi oluştururken öncelikle ayrıntılara önem veririm, daha sonra bu ayrıntılar bütünün hizmetinde görev alarak, yapıtın strüktürünü oluştururlar. Karşıt biçim ve renkler, özellikle valörler bilinçli düzenlemelerle tuval üzerine aktarılırlar. Dikkatle seçilmiş biçimsel ve renksel karşılıkların yardımıyla plastik düşüncenin yer aldığı yapıtlar oluşturmak hedeflediğim noktadır. Teknik yetkinlik gösterişsine itibar etmeyip, onu bir araç olarak kullanmayı amaçlamışımdır. Soyut mekanlardaki gerçekler ince bir resimsel teknikle de ele alınma sorumluluğunu yüklüyor. Ben resimsel tekniğin, sanatsal estetiğin hizmetinde görev alması gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı resmederken, kendini çevreden soyutluyor mu?

Resim konsantrasyon ve disiplin istiyor. Bir anlamda çalışırken meditasyon yapıyor oluyorsunuz. Bu bir esinleme davranışı olmayıp, gerçekliğin bir biçime girip, sanat yapıtı olarak ortaya çıktığı, oldukça bilinçli bir çalışmadır diye düşünüyorum. Bir eser oluşturabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak onu belleğe, belleği anlatıma, araçları forma dönüştürmek gerekir. Resmetmek için duyuş yeterli değil, öncelikle işi bilip sevmek bütün kuralları, incelikleri, yöntemleri tanımak, sanatı yaşam biçimi olarak almak gerekir. Bu kuvvetli tutku sanatın oluşması için tüketen bir tutku olmaktan öteye geçerek eserin oluşmasına yardımcı olur. çalışırken hayatla olan bağlantılar bir süre için bir yana bırakılıyor, çünkü resmin insanın kendine bağlayıcı gerçekliğin insanın kendine bağlayışından farklıdır. Bu tat bana göre geçici bir tutsaklık gibidir. Bir anlamda sanatın kurtarıcı niteliği denilebilir buna.

Resimlerinizde kişisel bir sentez görülüyor. Senteze ulaşmak için sanata analitik yaklaşımınız nasıl oldu?

Sanat eseri özümlemedir. Günü gününe yapılandan daha kuvvetli, yoğun bir bileşimdir. Ben resme görsel bir obje olarak değil önce sorun olarak baktım. Analitik yaklaşımın sanatı her zaman sağlam bir temele dayandırdığına inanıyorum. Her şeyden önce araştırma aşamasının çok önemi olduğunu sorunları köklerini araştırıp irdelemenin senteze ulaşmak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir sorunu çözümlemek uğraşısı bizi yüzeysel bakışın ötesine ulaştırıp esası yakalamamıza yardım eder. Sanatçının sanatsal sentezini sağlam bir temele oturtmak için çözümleyici yöntemleri kullanma zorunluluğu vardır.

Sanatta duygu ve düşünce arasında belirli tercihleriniz var mı?

Bu iki tavır arasında sanatçıların tercihleri her zaman olmuştur. Tabii benim de tercihlerim var. Duyguyla yapılmış resimlerde hiç düşünce payı yoktur. Ya da düşünsel payı ağırlık kazanan resimlerde duygudan eser yoktur gibi bir varsayımdan hareket edilemez. Nitekim resimlerdeki soyut mekânlardaki gerçekleri seçimim estetik olarak beğendiğim, etkilendiğim ya da gerekli gördüğüm obje ve figürlerden oluşmuştur.

Sizce resim sanatı ile başka sanatlar arasında özde bir benzerlik, ilişki var mı?

Elbette çok yakın benzerlik var. Mesela müzikteki ritim gibi resimdeki çizgiler de kendi başlarına bir çeşit müziktir. Belli formların keskin ya da yumuşak, dalgalı veya durgun, dairesel ya da oval oranlarının hepsinin, müzikteki tiz ve pes tonlar gibi sıcak ve soğuk renklerle ton değişimleriyle sinirler üzerine bıraktıkları kendilerine özgü benzerlikler vardır. İyi bir kulağın seslerdeki en ince hassasiyetleri anlayabildiği gibi, gözleri incelikleri ayırabilen kimseler bir çizgiyi, formu, ton değerlerini gördükleri zaman o çizgi, forma ya da ton değerleri vs. ile hareket ederler. Onların ritmik birleşimlerinden oluşan soyut biçimlere kendilerini kaptırırlar. Dengedeki küçük bir bozukluk, bir notanın yanlış basılmasıyla konsantrasyonu bozduğu yada mimaride eksik tuğlaların binaların yıkılmasına neden olacağı gibi algılayışı ve içinde gelişen hareketin akışını da keser. Akıcılık ve kıvraklık ise vücuttaki gerginliği azaltır hem algılayışı hem yarı bilinçli tepkiyi rahat ve zevkli bir hale getirir. Ayrıca resimde kendine özgü şiir bulunduğunu, resmin bir çeşit şiir olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum. Tabii bu arada plastik sanatların şiiri ile kelimelerden oluşan şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Resimde formun, çizginin, rengin, ton değerlerinin hayalde uyandırdığı değerler vardır. Bir bakıma bu değerler kelimelerin yol açtığı düşe ve etkilenmeye benzeyen fakat şiirden değil, resimden gelen bir etkilenmeye ve düşe yol açar. Demek ki bir sanat yapıtı estetik obje olarak vardır ve estetik objenin yeri de tüm toplum bilincidir.

Sizce resim izleyeni etkilemeli mi?

Amaç yalnızca izleyeni etkilemek olmamalı elbette. Duyularla algılanabilir olan bu maddi yapıt yalnız bir dışsal semboldür. Yapıt onu gerçekleştirenin ya da algılayan izleyicinin ruh hallerine indirgenemez. Sanat yapıtı herhalde bunların dışında özgün bir varlığa sebep olmalıdır.

Resimlerinizde soyut mekânda gerçekleri var. Somut objelerin bazı avantajlarından söz edebilir miyiz?

Elbette, tanıdığımız ve ilgimizi çeken nesnelerin dikkatimizi yakalamak gibi bir avantajı var. Soyut mekânda nesne ve figür kullanmanın estetik nedenlerinden biri de bu. Soyut mekânda tanıdığı şeylerle yapıta yaklaşan izleyici zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerimde çağın getirdiği bölünmüşlüğü, karmaşayı, yabancılaşmayı huzursuz iç mekânda yaşar. Sanatçı yapıtında izleyici hareketsiz benzeşme yoluyla değil de, onun eyleme katılmasını sağlayacak yargı gücüne seslenerek kendine bağlamasını bilmelidir. Böylece izleyici izlemenin ötesinde daha verimli bir davranışa itilmiş olur kanısındayım. Amacım ne anlaşılmak, ne de yaptığım kolayca okunmasını sağlamak değil. Teknik yetkinliğin ön plana çıkışını ve gerçek plastiğin gölgede kalmasını istemiyorum. İzleyicinin teknik yönüme saplanmamasını istiyorum. En büyük çabam, evrensel değerlerle çağdaş düzeyde kişisel bir senteze varmak.

Kadın Figürü Resmeden Sanatçılar

Johannes Vermeer-inci küpeli kız Kadın figürü resmeden sanatçılardan bir tanesi de Johannes Vermeer’dir. Vermeer'in tablolarındaki figürlerin hemen hepsi kadındır. Sadece iki yapıtta tek erkek figürü vardır.

Vermeer'in kadınlarının yaşamı hep aynı mekanda, aynı odada, ağır ağır geçer gibidir, yada zaman durmuş gibi gelir. Onları çoğunlukla bir mektup okurken yada yazarken veya bir müzik aletinin başında görürüz. Bazen dantel işlerler, bazen inci dizerler. Ama hep o aynı pencerenin yanında yer alırlar; pencereden süzülen ışık yüzlerindeki güzelliğin inceliğini ve mücevherlerinin parlaklığını ortaya çıkarır. Bunlardan en ünlüsü “inci küpeli kız”’dır. 

 

Orhan Taylan,(1641)

Orhan Taylan, başkaldıran bir ressam ve resmi sanata karşı “muhalif”. Figürü temel alan resminin yüzü hep insana dönük ve bu yüzden ustalık gösterilerinden kaçınıyor.

Orhan Taylan, resme, insana ve hayata ilişkin sorulardan birini şöyle yanıtlıyor;

“Kadınlara gelelim... Resimlerimde daha çok kadın figürü çiziyor olmam benim kendimi ifade ederken beğenilerimi sergiliyor olmamdan çıkıyor. Burada çağlar boyu güzellik simgesi ne olduysa onun felsefesini yapayım gibi bir eğilimim yok. Başarabildiğimce içtenlikle kendi yüreğimden geçenleri biçimlendiriyorum. Bir kadınla karşılaşmamdan bir heyecan duydumsa o heyecanı öylece geçiririm ve genellikle kadınlarla karşılaştığımda heyecanlanırım, erkeklere kıyasla. Bu da benim bir erkek ressam olmamdan geliyor, arkasında derin felsefeler yok.”

“Nasıl bir heyecan bu?” sorusuna şu yanıtı veriyor.

“Erkek bir ressam olarak bir kadının bana verdiği heyecan sadece o kadını çizmek anlamında değil, bambaşka şeyleri ifade ederken de bana kattığı bir çalışma sevinci, şevki gibi şeyler... Bunlardan etkilenerek yola çıkıyorum. Tabii kadın hareketinin gelişmiş olması da, kadın figürü çizerken kadının tavrının da muhalif bir konumda ifade edilebileceği düşüncesini getirip benim resmimin içine yerleştiriyor.”

“Nasıl bir kadın duruşu...” sorusuna, “Hayatiyet taşıyan kadınlardan çok etkileniyorum. Kuvvetli duygularla, güçlü bir ayakta olma isteğiyle yaşayan ve bunu keyifle yansıtabilen, en umutsuz koşullarda başkaldırıyı bile sevinçle, heyecanla yapabilen insanlar beni çok etkiliyor” diye cevap veriyor.

Orhan Taylan, tek figürlerden oluşan resimlerini; “Bir resmi, iyi yapan şeyin konu olmadığını ve resmin iyi tasarlanmasının ve iyi uygulanmasının önemini gösterebilmek üzere sadece tek figürlerden oluşan bir dizi resim yaptım. Bunlar tek bir ağacın resimleri de olabilirdi. Konu hep aynı kalmakla birlikte, her resimde bambaşka ruh hallerini anlatmak ve bir resmin içeriğinin ne kadar formun tasarlanış biçimine bağlı olduğunu anlatmak üzere çalıştım.”[1] Sözleriyle anlatıyor.

Gülay Yüksel Bomboş bembeyaz bir tuval düşünün karşınızda, üzerinde tek bir nokta bile yok. Alın ellerinize fırçayı, boyayı. Tuval hala boş. Bir fırça darbesi, haydi cesaret. Biraz renk lütfen… Evet yoktan var etmek çok zor değil mi? Ama bir sanatçı için değil. Gerçek bir sanatçı için, o bembeyaz tuvalin karşısında olup ta hiç bir şey yaratmadan durmak zordur. Akar biranda sanatçının ruhu tuvale ve her hamlede, her renkte coşan bu şelale.

Gülay Yüksel’in eserlerine baktığımızda bunlar görülür.Dur durak bilmeden sonsuzluğa ulaşmak isteyen bir nehir, bir ruh gibidirler. Resmettiği her kadına kendinden bir parça katan, her tablosunda iç dünyasını bizlerle paylaşan bir sanatçı. İşte bütün bunlar değil midir bir sanatçıyı yetenekli yapan. Ancak Gülay Yüksel’in ulaştığı noktaya varmak için tek başına yetenek yeterli değildir. Yıllarca süren çalışmalar, bitmek bilmeyen bir enerjiyi de gerektirir. Hedefe, bazen çok yakınken bazen de çok uzaktır. Böylece süren yaratma savaşı, her tablo beraberinde yeni bir meydan okuma, yeni bir zafer getirse de bilir, bir sonraki tablonun kendisini daha zorlu bir yarışa sürükleyeceğini.

Hüzünler arttıkça, renkler ve hareketler çoğalır. Bazen de durgunlaşır fırtınalar, sadelik ve sükûnet ağır basar. Ama hep yoğundur her bir tablonun içine de yüzdüğü duygular. Bu duyguları herkes kendine göre yorumlar ve kendinden bir şey bulur onlarda… Çünkü ortaktır insani duygular. İşte bu nedenle, çeker bizi. Gülay Yüksel’in tabloları, o her şeyden önce bir insandır. İnsan için sanat yaparken insandan yola çıkar… Kendinden yola çıkar.

Serkan Adın da kadın figürü çalışan genç ressamlarımızdandır.

Tuvalde biçim ve içerik sorunlarına yanıt arayan ressam, yapıtlarında imge kalabalığına başvurmadan ve yeni kurgular yapmadan, salt görüneni deneysel tekniklerle tuvale aktararak izleyicinin algısı ile oynuyor.[2]

Ressamın büyük boyutlu resimlerinde, yalnız başına duran ‘güzel’ kadın figürleri bilinmedik bir zamanda ve mekanda varlık gösteriyor. Mekan hakkında ipucu olabilecek hiçbir tanıdık imgeye tuvalinde yer vermeyen ressam, böylelikle izleyiciyi resim ile mesafeli bir ilişki kurmak zorunda bırakıyor. Figür ile mekânın ilişkisini bilinçli bir biçimde yok etmeye çalışsa da resimdeki figürler mekân ile içi içe geçerek yeniden tanımlanıyor.

“Figürün zaman zaman yüzeye yedirilen parçaları bu tip bir mekâna ait oluşa destek verirken, figür yüzeye, yüzey figüre sinsice akarak karışıyor.  Ancak bu mekansızlığın taşındığı özgür alana karşın, ısrarla kullanılan ‘ten’in rengi ile, kadın imgesi, kendisiyle iç içe geçmiş vücut, beden ve dolayısıyla erotizm fikrini uyandırarak her izleyici için en azından aynı başlangıç noktasından hareketle resmi değerlendirmeye koşulluyor. Kadın figürünün aidiyeti, bildik imgesel çağrışımları, alışılmış duygusal yağmalamaları, kadın formuna raptedilmiş anlamları sorgulatılırken, figürün oturtulduğu bir zemin ya da platform kullanılarak kadın figürü nesneleştirilmeye çalışılıyor.”[3]

Ressamın resimlerine baktığımızda, nü kavramında yatan “çıplak beden”in var olmadığı suratımıza bir tokat gibi çarpar. Sanki bir pandomim gösterisi izliyormuşçasına, ışık arasında kalan kadın yüzleri, elleri, ayakları kurgusal tasarım içerisinde kareye hâkim olmaktadır.

[1] Cumhuriyet Dergi / Sayı 577 / 13 Nisan 1997

[2] Aysun Oran

[3] Aysun Oran

Soyut Sanat Ne Demektir

RESİMLERİN BÜYÜK HALİ İÇİN RESİMLERİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ
Vassily Kandinsky,Black-Violet oil on canvas Mondrian-red-tree-piet mondrianVassily Kandinsky,Yellow, Red, Blue Vassily Kandinsky,Yellow Red Blue Vassily Kandinsky, Primera acuarela, Sin Título, 1910 Vassily Kandinsky Synchomy in Blue-Violet-morgan russel iet mondrian-Piets-House-Large nejad devri Morgan Russell, Synchromy Morgan Russell Reclining Woman c.1920 morgan russel 1942-New York City-PietMondrian

Soyut Sanat

Soyut sanata Abstre (Abstrait) sanat da denilmektedir. Çağımızın resim ve heykel anlayışında yeni bir dünya görüşüdür. Soyut sanat eşya ve canlıların görünüşlerinden faydalanmayı reddedip, resimde renk, çizgi ve düzlemleri ulaşmayı amaç edinmiştir.

Güzel sanatlarda XX. y.y.’da elle tutulur gerçekliği betimlemeyi ve hareket noktası olarak almayı reddeden ve bu gerçekliği bir soyutlama işleminden geçiren ya da geçirmeyen plastik ve grafik sanat akımına soyut sanat adı verilmektedir.

Soyut denilen sanat (Resim, Heykel) bütün dış gerçekleri reddeden, yalnız yalın renk ve formlarla estetik duygular, heyecanlar uyandırmayı amaçlayan bir sanat türü ve kavramıdır. Bu sanat türüne non - objective, non - figürative ve hatta tasvire yabancı anlamında non - representative de denilmiştir. Ancak; bu tanımlar ve deyimler soyut sanatı gereğince değerlendirmeye yetmemektedir. Geometrik olan ya da olmayan figürleri kullanan soyut sanat bir ölçüde objektif, yani konuludur. Daima bir fikri, bir seziyi dile getirmiştir.

Gerçek soyut sanatçıların konuları, imajları, çoğu kez günlük yaşam gerçeklerinin yarattığı izlenim ve heyecan öğeleri olmuştur. Soyut Sanat zihinsel bir olaydır ve doğanın taklidi dışındadır. Yaratıcı gücün mutlak özgürlüğü soyut sanatın değişmez karakteristiğidir.

Figürü reddeden soyut sanatta, resimde salt renk ve çizgi unsurları ile heyecan ve sanat gücüne ulaşan kompozisyonlar yaratmak esastır.

Avrupa sanatı yaklaşık 500 yıldır objeden hareket etmiştir. Sorun; genel olarak doğanın açık ve güçlü bir şekilde yüzeyde ifadesini bulmaktaydı. Empresyonizm’e kadar, yapıtı belirleyen doğa olmuştur. Çağla birlikte gelen varlık yorumu; objenin yerine süjeyi öne çıkarmıştır. Atom parçalanmış, maddenin katılığı yerine ışık bilimlerine bırakırken git gide soyut, öze ulaşmıştır. Böylece maddesel varlık yerini soyut düşünsel ilgiler sistemine bırakmaktadır.

XIX. y.y. sonunda nesneler değil, nesnelerin anlamları resmedilmelidir anlayışı sembolizmle ortaya konulmuştur.[1]

Empresyonizm de duyularla kavranan doğa söz konusudur. Şimdi doğanın, nesnel gerçekliliğinin ötesinde nesnenin kendisinden, nesnenin anlamına geçiş olmuş nesnenin kendisi duyusal bir varlık olmasına rağmen, nesnenin anlamı soyut düşünsel bir varlıktır. Artık sanat görünebilir olmayan soyut düşünsel bir varlığı görünür kılmaya çalışmıştır.

Doğa nesnelere karşı “bu tavır alma, doğa ve nesneler karşısında duyusal değil, düşünsel tavır olmalıdır. Bu tavır alma ile birlikte, yalnız bir düşünsel soyut varlık kavranmış olmaktadır.

Sanat; bu yeni değerler dünyasında soyut düşünsel bir boyut içinde şimdi karşımıza çıkmaktadır.” [2]

Kandinsky’ye göre müzik kompozitörü nasıl ses birimleri olan notaları kompoze ediyor ve soyut bir anlamda heyecanlarını anlatabiliyorsa, resimde renk lekeleri, siyah-beyaz tonları ve boya maddesinin görünür olanları ile heyecan verici anlatımlara ulaşabilmektedir. Yüzey, çizgi ve renk ile bu anlayış Konstruktivizmi de ortaya çıkarmıştır. (insan figürlerini rasyonel bir kalıba-Sokma çabası). Soyut sanat kavramını ilk ortaya atanlardan biri Kandinsky’dir. (1910) Abstrak sanat fikri ilk olarak XIX. y.y.’ın ilk yansında romantik devirde ortaya atılmıştır. İlk abstrak sanat ile Non-Figüratif sanatı birbirinden ayırmak sorunu ortaya çıkmıştır. Abstrak sanat sonuç bakımından soyut görünüşlü olmakla beraber başlangıçta sanatçı bir doğa esini ile başlayabilir. Yani resim doğadan başlanmış fakat sonuçta ise doğadan tamamen uzaklaşmıştır. Oysaki Non-figürafifte, başlangıçtan itibaren doğaya bağlı olmadan bir çalışma söz konusudur.

Bu konuda bir otorite olan sanat yorumcularından Michel Seuphor’a göre “Soyut sanat, figüratif gerçekliği hiçbir yönden hatırlatmayan, akla getirmeyen bir sanattır.”

Soyut sanatın bu yüzyıl başlarındaki ilk eserlerini incelersek, onları Empresyonizmin ve Kübizmin bir sonucu olarak görürüz. Çok kere güzel renk lekeleri ile yetinen, objelerin sertliğini atmosfer içinde eriten Empresyonizm, tablonun klasik kuruluşu yerine yepyeni, titreşimlerle dolu bir teknik getirmiştir. Kübizm ise objeyi paramparça etmiş, geometrik düzeni prensip edinmiştir. Bu bakımdan Kübist görüş, somut olmaktan çok soyut, entelektüel bir çalışma ürünü idi.

1910 yılında resmen ortaya çıkan soyutlamanın fikri yönü Alman Sanat tarihçisi Wilhelm Worringer “Her sanat yaratmasının başlangıç noktasında bir soyutlama güdüsünün varolduğu ve uygarlık bakımından yüksek düzeyde bulunan toplumlarda bu güdünün egemen rol oynadığı” tezini savunmuştur. Sanat eserinin doğa ile eşit haklara sahip olarak onun karşısında, tamamen özgür bir pozisyonda kendi varlığını ispat etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.[3]

Rus asıllı Vassily Kandinsky’nin 1910’da yayımladığı “Sanatta fikir akımları” adlı kitabı ile yeni estetiğin teorisini kuran Kandinsky, ilk suluboyalarını o yıl oluşturmuştur. Biçimsiz, suratsız resim yapma isteğinin kendinde nasıl doğduğunu Kandinsky yazılarında anlatmıştır. Akşamın alaca karanlığında atölyesine giren ressam, bir tablosunu duvara ters dayalı görmüştür. Karanlıktan ve tablonun ters durumundan konusu seçilemeyen eser, Salt biçimler ve lekeler halinde belirmiştir. Tablonun renk ve biçim güzelliğini bozmayan, aksine, belki de, arttıran bu durum karşısında Kandinsky, güzel biçim ve renklerin konuya, realiteye bağlı olmadıkları kanısına varmıştır.

Vassily Kandinsky bir yandan soyut resmin başlatıcısı olarak Sanat Tarihindeki seçkin yerine otururken, diğer taraftan da 1912 yılında Münih’te yayımladığı “Sanatta Ruhsallık Üzerine” adlı eserinde resim sanatının çeşitli olanaklarını tartışacaktır. Ünlü ressama göre pictural (resimsel) yaratma sistemi üç temel davranışa dayanmaktadır. Bunlardan ilki “impression” yani izlenimdir. Görevi doğadan gelen direkt etkiyi yansıtmaktır. İkinci yol olarak Kandinsky “improvisation”u ileri sürmektedir. Yani irticaisin (o anlık, doğaçlama) ortaya konulan resim türü. Emprovizasyonlar iç dünyaya ait izlenimlerdir. Özellikle bilinçaltına bağlı olarak birdenbire meydana çıkıverirler. Temel davranışlardan üçüncüsü ise “kompozisyon”dur. Kompozisyonlarda mantık, bilinç, niyet, amaç, rol oynayacaktır. Sanatçı ilk eskizlerinden sonra bunların üzerinde uzun uzadıya düşünecek, orasını burasını düzeltecek, rötuşlayacaktır. Ne var ki Kandinsky’nin sanat eseri daima bir “iç zorunluluktan” hareket ettiği için kompozisyonlarda da ön planda gelen, ağır basan faktör yine de duygu olacaktır. Kitapta açıklanan bu sistem aşağı yukarı plastik davranışların tümünü kapsayan bir güce sahiptir. Kandinsky yaşamı boyunca bu üç temel yoldan ayrı ayrı büyük bir başarıyla geçmesini bilmiştir. Nitekim 1910 yıllarına kadar doğa izlenimi eriyle yetinmiş 1921 yıllarına kadar emprovizasyon resimler yapmış, ondan sonraki dönemde ise konstruktif anlamda soyut kompozisyonlar oluşturmuştur. Fakat bütün çalışmalarındaki ortak nitelik duygusallığın, sezginin, içgüdünün daima ağır basmasıdır. Böylece denediği bütün türlerde Kandinsky çağdaş sembolizmin boyun eğmez savunucusu rolündedir. Özellikle 1945 yılından itibaren, gittikçe artan bir güçle galerilere, sanat okullarına, akademilere egemen olan “soyut ifadecilik” (Abstrakt Ekspresyonizm) her yönüyle Kandinsky’ye bağlanabilecek bir akım olmuştur.

1912’de Çek Küpka, Rus Malevitch, Fransız Elie Delaunnay ve karısı Sonia Delaunnay, Amerikalı Morgan Russel, Hollandalı Van Doebsburg, Piet Mondrian ve İspanyol Picabia, Vıera de Silva, İtalyan Magnelli, Affro Severini, Alman Hans Hartung, İngiliz Ben Nicholson bu akımın başlıca temsilcileridir. (Türklerden Nejad Devrim, Sabri Berkel, Selim Turan, Hakkı Anlı, Mübin Orhon vs.)[4]


[1] E.H. GOMBERICH, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, s.78

[2] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, s. 123

[3] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, s. 97

[4] Michel REGAN, Modern Sanat s.70

Resim Nedir Resmin Tarihi

keşif  

    Resim; çeşitli malzemeler kullanarak (kalem, kömür, yağlıboya…vb.) objelerin, nesnelerin bir düzlem üzerine (kağıt, tuval, duvar…vb.) aktarılması, resmedilmesidir.

    Başka bir ifade ile resim, duygu ve düşüncelerin bir yüzey üzerine iki boyutlu olarak aktarılmasıdır. Görsel özellikler taşıyan tüm sanatların temelini oluşturan resim sanatında, çizgi, doku, renk, biçim, ışık-gölge gibi öğeler çeşitli teknikler kullanılarak zengin anlatım biçimlerine dönüşmektedir.

    Resim yapmak, kısaca ifade etmek gerekirse insan edimlerinin taklit edilmesidir. Doğrusu, taklit edilmeye değer tek faaliyet de budur; diğer edimlerin temel unsurları kendi içinde taklit edilmez, sadece bir yan unsur, bir aksesuar olarak taklit edilebilirler. Bu açıdan sadece hayvanların değil, bütün doğal varlıkların edimleri de taklit edilebilir.

    Ernst FISHER, sanatın gerekliliği adlı kitabında; İnsanlığın başlangıcında sanatın “ güzellikle uzun boylu bir ilintisi yoktu, estetik kaygısı ise hiç yoktu. İnsan topluluğunun yaşama savaşında kullandığı büyülü bir araç bir silahtı sanat” demektedir. Büyü; başlangıçtaki etkisini azalttıkça zamanla; din, bilim, sanat öne çıkmıştır.

    Rönesans’a gelinceye kadar resim sanatı; ağırlıklı olarak kutsal bir öyküyü anlatmak ve bu yönde toplumu bilgilendirmek için kullanılmıştır. Rönesans’tan sonra ise gerçek bir dünyanın da farkına varılarak sanatsal anlamda çalışmalar ortaya konulmaya başlanmıştır.

    Resim insan var olduğundan beri hep yaşam da yer almıştır. İlk başta; hayatın gerekliliği, kutsal bir öyküyü anlatmak için anlatım aracı olarak kullanılmıştır. Resim; ilkel toplumların yaşamında günlük hayatın bir gereği olarak yapılmıştır. Resimsel öğeler bu gereklilik doğrultusunda kullanılırken, zamanla resimsel gerekliliğin ürünleri olarak yerlerini almışlardır.

    İlkel toplumlarda resim, doğaya üstünlük sağlama, doğal güçler karşısında üstünlük kurma amacıyla birlikte, yaşama savaşı için kullanılan büyülü bir araç olduğu düşünülmektedir.

    Resmin geçmişi, insanlık tarihi kadar eskidir. İlk resim ve heykel çalışmalarına Yontma Taş Devri’nde, Paleolitik devrin sonlarına doğru rastlanmaktadır. Bu sanatın ilk örnekleri olan mağara duvarlarına yapılmış renkli renksiz resimler, kayalar üzerine oyulmuş kazı resimleri, anıt taşlara işlenmiş alçak kabartmalar, süs eşyaları, üzeri işlemeli aletler, silahlar, mabet ve anıtlar o dönem insanının sosyal yaşamı hakkında önemli bilgiler vermektedir.

    İçerik açısından bilinen ilk resim örneklerinin kötü ruhları uzak tutmak, bereket getirmek gibi dini inançlarla yapılmış oldukları tahmin edilir. Mısır, Çin ve Hindistan'da M.Ö. yapılmış resimler, gündelik hayatı betimlerler, hikayeler anlatırlar ve kılavuz nitelikleri taşırlar.

    Batı resmi, milattan sonra dini konuları sembolik bir şekilde resmetmeye odaklanmıştır ancak figürler hareketsiz, kompozisyonlar ise kuralcıdır. Rönesanstan sonra dini konuların dışına çıkılmaya başlanmış, ressamlar eserlerine vermek istedikleri anlamlara göre nüanslar katmaya başlamışlardır. Rönesans ile canlanan ve doğayı inceleyerek, detaylı şekilde, olduğu gibi resmetme arzusu perspektif tekniğinin geliştirilmesine yol açmıştır. Leonardo da Vinci'nin anatomi analizleri eşsizdir.

    İnsanların eski çağlardan beri kullandıkları bu iletişim aracı Türkler tarafından da değerlendirilmiştir. Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk boylarının, işlediği konulardan dolayı "hayvan üslubu" olarak isimlendirilen resimler yaptığı bilinmektedir. İslam dini kabul edildikten sonra dinsel çekinceler nedeniyle betimleyici resim daha az kullanılmış, onun yerine süsleyici resim sanatları gelişmiştir. İslam dini, Allah yaratılarını taklit etmeyi insanoğluna yasakladığı için İslami resimler 18. Yüzyılın ortalarına kadar, daha çok soyut desenler ve yazının şekillendirilmesi Hat sanatı, Ebru ve minyatür ile sınırlı kalmıştır.

    1860-1869 döneminde, Paris’te Gérôme’un öğrencisi olan Osman Hamdi Bey, ülkesine döndükten sonra gerçekleştirdiği yapıtlar ve Sanayii Nefise Mektebi’ni kurmasıyla birlikte, resim sanatı Doğu toplumlarında yaygınlaşmaya başlamıştır. Günümüzde, dünya resim tarihinin önemli bir parçası olarak kabul edilen pek çok Türk ressam bulunmaktadır.

    1880′lerde, kimine göre Tonalizm, kimine göre Sembolizm akımlarıyla başlayan modern resim, konusunu avam insanda, onun gündelik yaşamında, psikolojisinde bulur. Kompozisyon, ışık, renk, çizgi, perspektif konularında konmuş kuralları yıkma, özgürleşme arzusu öne çıkar.

    1945′lerde ortaya çıkan Soyut Ekspresyonizm akımı ile resim sanatı, tamamen insanın iç dünyasına inerek somut dünyadan, kurallardan ve kalıplardan uzaklaşır; mutlak gerçeği arar, böyle bir şey olmadığına karar verir ve Fluxus akımından sonra kendini kavramsal sanata bırakır. Artık resim, sadece bir soru haline gelmiştir ve hemen hemen daima daha büyük bir bütünün ufak bir parçasını oluşturmaktadır.

    Türk resim sanatı denince daha çok batı etkisi altında gelişen resim sanatı anlaşılmaktadır.

    Sayıları az da olsa Anadolu Selçukluları'ndan bazı eserlere rastlanmaktadır. Bunlar kabartmalar, çini üstüne yapılan çizimler biçimindedir. Osmanlı döneminde yoğun olarak minyatür çalışmaları gözlenmektedir.

    Türkiye'de batılı anlamdaki ilk resim denemeleri Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Kara Mühendishanesi) ile Mekteb-i Harbiye (bugünkü Kara Harp Okulu) gibi mühendislik ve askeri okullarında gerçekleştirilmiştir.

    Cumhuriyetin kurulmasından sonra da resim alanındaki çalışmalar desteklenmiş, 1928 yılında  Sanayi-i Nefise Mektebi Güzel Sanatlar Akademisi'ne dönüştürülmüştür. Resim sanatında 1950'den sonra çok çeşitli eğilimlerin, akımların, düşüncelerin yan yana yer aldığı gözlenmektedir.

Web Stats