Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Resim Sanatı

9 tane "ressam" etiketli yazı bulundu "ressam" tagli diger ogeler resimler , videolar

Bacon'ın tablosuna 27 milyon dolar

Study for Head of George Dyer Ressam Francis Bacon'ın yaptığı sevgilisinin portresi 27 milyon dolara satıldı.

Sotheby's Müzayede Salonu'ndaki açık artırmada satılan 'Study for Head of George Dyer' adlı tabloyu, Bacon'ın 1967'de yaptığı belirtildi. Aynı müzayedede Jean-Michel Basquiat'nun 'Untitled' adlı tablo 10,1 milyon dolara, Antony Gormley'in yaptığı demir heykel ise 4,55 milyon dolara alıcı buldu. Sotheby's ve rakibi Christie's müzayede salonundan yapılan açıklamalarda, küresel ekonomik sorunlara rağmen çağdaş sanat piyasasının canlı olduğu belirtildi.

Uğur Mine Tamay İle Söyleşi

Portre Uğur Mine Tamay Panterli Kadın Ugur Mine Tamay Kedi ve Kadın Ugur Mine Tamay Mevlana Uğur Mine Tamay Gözler Uğur Mine Tamay Buğulu Gözler Uğur Mine Tamay

Resimlerinde soyut mekândan gerçekler yansıtan ressam Uğur Mine Tamay parçadan bütüne nasıl ulaştığını anlattı

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Resimlerinizin birçoğunda kadın figürü var, sebebi nedir?

Aslında şu an sizin gördükleriniz onlar; evet, genelde bir dönem kadın figürü çalıştım çünkü kadın bana daha estetik geliyor.

Resim yaparken sizin için önemli olan nedir? Biraz resimlerinizden bahseder misiniz?

Çağdaş sanatla uğralan bir sanatçı olmamla birlikte, aldığım geleneksel sanat eğitimi, bir disiplini de beraberinde getiriyor. Resim, plastik bir düşüncedir; bir eylemdir. Sanatçının psikolojik yapısı ve kültürel düzeyi ile tuval yüzeyinde hesaplaşması, söz konusu resimlerimde nesneleri plastik olarak yani renk, biçim ve hacim olarak görüyorum. Beni ilgilendiren en önemli problemler, espas ve form araştırmaları. Resimlerimdeki pozisyon ister figür olsun natürmort ya da peyzaj hiç fark etmez; resmimin edebi ya da insancıl anlamı resmimin temeldeki niteliğini hiç değiştirmez. Bu nedenle resim, konuma göre duvara asılıp seyredilen bir kompozisyon olduğu kadar, çağın ifade eden bir düşünme şekli, çağdaş bir kişilik arama yöntemi, bir kişinin çağına tepkisinin ifade şekli de olabilir. Görülüyor ki resim, sanatçının kendi çağdaş düşüncelerini resimsel bir dille yazma sanatıdır. Ancak; teknik sorunlar çözümlendikten sonra özel bir kavram geliştirme aşamasına geçilebilir. Sanat birbirinden farklı kavram, köken ve mantıkların birleşmesiyle oluşan gerçek birçok seslilik ve çok boyutluluktur. Sanatta derinlik kavramı düşünsel ve teknik bileşimin espastaki serüvenindir. Resimlerimde doğaya ait nesne, figür ayrıntılarından yola çıkıyorum. Ayrıntılar belli bir düzen içinde meydana geldiğinden doğayla bağlantıdan söz edilebilir. Her resmin oluşum süresi içinde geçirdiği bir serüven var. Geçmişte ya da anlık yaşanan, görülen ve incelenen bir dolu olay ve şeylerle başlayan tasarlama ile devam eden eskizlerle gelişen ve tuvalle sona eren bir serüven bu. Eskizlerimde ayrıntıdan bütüne ulaşmaya çalışıyorum. Eskiz bir tür model benim için. Bu model tekniğimin bir gereği. Bende düşünce ile uygulama aynı anda gitmez. Bir resme başlamadan önce genel çatısını, biçim ve renk değerlerini eskizde araştırırım. Ancak bu, eskizi tuvale aktarırken sürprizlerle kapalı olduğum anlamına gelmez. Son dönem çalışmalarımda eskizlerimi, plastik açıdan kendilerini savunacak bir bütünlüğü ulaşıncaya kadar, araştırmalarımın sürdüğü karışlık teknik resim olarak oluşturmaya çalıştım. Bütüne ulaştıktan sonra tuval üzerine yağlıboya süreci başka teknik bir sorun haline geliyor. İzleyicinin başladığı yer bütün oluyor. Söz konusu bütün bilinçli seçilmiş ayrıntıların meydana getirdiği bir bütün. Bu bütündeki nesneler, belli bir ışık ve gölgeye bürünerek belirli bir havanın öğeleri haline geliyorlar. Zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerde farklı mekanlardaki nesnelerin ışık gölgesi de farklı oluyor.

Resimlerinizde rengi nasıl kullanıyorsunuz?

_Yapıtlarımda her resmin gereksinmelerine göre renkleri kullanıyorum. Renk, kompozisyonunun bir parçasıdır. Plastik uyum sağlar ve göze hitap eden bir görüntü yaratır. Doğada bulunmayan bir renk görüleni gerçek olmaktan uzaklaştırsa bile sanat bakımından gerçek bir hale getirebilir. Tablolarımdaki siyaha yakın koyu tonları kullanmamın anlamlarından biri, üzerine konulacak değerlerin tam ve vurucu görülebilmesi biri de karşıt gücü verebilmesi, boşluk etkisi yaratması, tarafsız ve pasif etkisi olmasıdır.

Sizce bir yapıtta konu mu, biçim mi ön plana çıkmalı?

Bir resmi resim yapan, konusu değildir. Sanırım geleneksel sanat eğitimi alan bir sanatçı, estetik zevki bir yana bırakıp eserini konunun çekiciliğine dayandıramaz. İlgimizi çeken bir konu renkleri, çizgileri ve formlarıyla da resim olarak haz verir bir hale gelmelidir. Yapıtlarımda konu ne olursa olsun dikkatimi öncelikle plastik değerler üzerine çevirmeyi zorunlu olarak görüyorum. Bu değerler düşünülmeden yapılan resim sanatı sanırım, gözle görülebilir dokunaklı bir şiir haline gelir; resim, zevki okuma bilmeyenler için edebiyat gibi bir şey olur. Güzel ve doğru olan şeylere bakmak izleyeni rahatlatır. Bir tablodaki formların dengesi, eğri bir çizgini rahatça akışı, düz bir çizginin keskinliği bunların hepsi sanat zevkine bir şeyler katar. Estetik kaygıyla beraber, özün konudan daha fazla bir şey olduğunu, konu seçiminin önemli olmakla birlikte bir sanat yapıtının özünü belirleyen etkenin işlenen şey değil de onun nasıl işlendiği sanatçının bilerek ya da sezerek toplumsal gerçekleri dile getirmesinin yaşadığı toplumun ferdi olarak kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Resimlerinizde parçadan bütüne ulaşıyorsunuz. Bu bir sanatsal tercih mi?

Parçalanma çağdaş dünyanı büyük ölçüde makineleşmesine, uzmanlaşmasına, tekniğin ilerlemesine, makinelerin insanlar üzerinde güç kazanmasına ve çoğumuzun işleyişini kavrayacak durumda olmadığımız büyük bir sürecin çok küçük bir parçası olan işlerle uğraşmamıza sık sıkıya bağlıdır. Bu parçalanmayı yaşantısında doğal olarak birebir yaşayan izleyici birden fazla mekan, zaman hatta konuyu içeren bir eserle karşılaştığında bu esere yabancı kalmıyor. Biçimlerimi izleyiciye sunarken, okunaklı bir dil oluşturarak zihinleri karıştırmamayı amaçlıyorum. Yapıtlarımda formlar parçalanır ancak amacım bütünü yakalamaktır. Elbette bütünden ayrıntıya, ayrıntıdan bütüne ulaşmayı hedeflemek bir sanatsal tercih sonucudur. Resimlerimi oluştururken öncelikle ayrıntılara önem veririm, daha sonra bu ayrıntılar bütünün hizmetinde görev alarak, yapıtın strüktürünü oluştururlar. Karşıt biçim ve renkler, özellikle valörler bilinçli düzenlemelerle tuval üzerine aktarılırlar. Dikkatle seçilmiş biçimsel ve renksel karşılıkların yardımıyla plastik düşüncenin yer aldığı yapıtlar oluşturmak hedeflediğim noktadır. Teknik yetkinlik gösterişsine itibar etmeyip, onu bir araç olarak kullanmayı amaçlamışımdır. Soyut mekanlardaki gerçekler ince bir resimsel teknikle de ele alınma sorumluluğunu yüklüyor. Ben resimsel tekniğin, sanatsal estetiğin hizmetinde görev alması gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı resmederken, kendini çevreden soyutluyor mu?

Resim konsantrasyon ve disiplin istiyor. Bir anlamda çalışırken meditasyon yapıyor oluyorsunuz. Bu bir esinleme davranışı olmayıp, gerçekliğin bir biçime girip, sanat yapıtı olarak ortaya çıktığı, oldukça bilinçli bir çalışmadır diye düşünüyorum. Bir eser oluşturabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak onu belleğe, belleği anlatıma, araçları forma dönüştürmek gerekir. Resmetmek için duyuş yeterli değil, öncelikle işi bilip sevmek bütün kuralları, incelikleri, yöntemleri tanımak, sanatı yaşam biçimi olarak almak gerekir. Bu kuvvetli tutku sanatın oluşması için tüketen bir tutku olmaktan öteye geçerek eserin oluşmasına yardımcı olur. çalışırken hayatla olan bağlantılar bir süre için bir yana bırakılıyor, çünkü resmin insanın kendine bağlayıcı gerçekliğin insanın kendine bağlayışından farklıdır. Bu tat bana göre geçici bir tutsaklık gibidir. Bir anlamda sanatın kurtarıcı niteliği denilebilir buna.

Resimlerinizde kişisel bir sentez görülüyor. Senteze ulaşmak için sanata analitik yaklaşımınız nasıl oldu?

Sanat eseri özümlemedir. Günü gününe yapılandan daha kuvvetli, yoğun bir bileşimdir. Ben resme görsel bir obje olarak değil önce sorun olarak baktım. Analitik yaklaşımın sanatı her zaman sağlam bir temele dayandırdığına inanıyorum. Her şeyden önce araştırma aşamasının çok önemi olduğunu sorunları köklerini araştırıp irdelemenin senteze ulaşmak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir sorunu çözümlemek uğraşısı bizi yüzeysel bakışın ötesine ulaştırıp esası yakalamamıza yardım eder. Sanatçının sanatsal sentezini sağlam bir temele oturtmak için çözümleyici yöntemleri kullanma zorunluluğu vardır.

Sanatta duygu ve düşünce arasında belirli tercihleriniz var mı?

Bu iki tavır arasında sanatçıların tercihleri her zaman olmuştur. Tabii benim de tercihlerim var. Duyguyla yapılmış resimlerde hiç düşünce payı yoktur. Ya da düşünsel payı ağırlık kazanan resimlerde duygudan eser yoktur gibi bir varsayımdan hareket edilemez. Nitekim resimlerdeki soyut mekânlardaki gerçekleri seçimim estetik olarak beğendiğim, etkilendiğim ya da gerekli gördüğüm obje ve figürlerden oluşmuştur.

Sizce resim sanatı ile başka sanatlar arasında özde bir benzerlik, ilişki var mı?

Elbette çok yakın benzerlik var. Mesela müzikteki ritim gibi resimdeki çizgiler de kendi başlarına bir çeşit müziktir. Belli formların keskin ya da yumuşak, dalgalı veya durgun, dairesel ya da oval oranlarının hepsinin, müzikteki tiz ve pes tonlar gibi sıcak ve soğuk renklerle ton değişimleriyle sinirler üzerine bıraktıkları kendilerine özgü benzerlikler vardır. İyi bir kulağın seslerdeki en ince hassasiyetleri anlayabildiği gibi, gözleri incelikleri ayırabilen kimseler bir çizgiyi, formu, ton değerlerini gördükleri zaman o çizgi, forma ya da ton değerleri vs. ile hareket ederler. Onların ritmik birleşimlerinden oluşan soyut biçimlere kendilerini kaptırırlar. Dengedeki küçük bir bozukluk, bir notanın yanlış basılmasıyla konsantrasyonu bozduğu yada mimaride eksik tuğlaların binaların yıkılmasına neden olacağı gibi algılayışı ve içinde gelişen hareketin akışını da keser. Akıcılık ve kıvraklık ise vücuttaki gerginliği azaltır hem algılayışı hem yarı bilinçli tepkiyi rahat ve zevkli bir hale getirir. Ayrıca resimde kendine özgü şiir bulunduğunu, resmin bir çeşit şiir olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum. Tabii bu arada plastik sanatların şiiri ile kelimelerden oluşan şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Resimde formun, çizginin, rengin, ton değerlerinin hayalde uyandırdığı değerler vardır. Bir bakıma bu değerler kelimelerin yol açtığı düşe ve etkilenmeye benzeyen fakat şiirden değil, resimden gelen bir etkilenmeye ve düşe yol açar. Demek ki bir sanat yapıtı estetik obje olarak vardır ve estetik objenin yeri de tüm toplum bilincidir.

Sizce resim izleyeni etkilemeli mi?

Amaç yalnızca izleyeni etkilemek olmamalı elbette. Duyularla algılanabilir olan bu maddi yapıt yalnız bir dışsal semboldür. Yapıt onu gerçekleştirenin ya da algılayan izleyicinin ruh hallerine indirgenemez. Sanat yapıtı herhalde bunların dışında özgün bir varlığa sebep olmalıdır.

Resimlerinizde soyut mekânda gerçekleri var. Somut objelerin bazı avantajlarından söz edebilir miyiz?

Elbette, tanıdığımız ve ilgimizi çeken nesnelerin dikkatimizi yakalamak gibi bir avantajı var. Soyut mekânda nesne ve figür kullanmanın estetik nedenlerinden biri de bu. Soyut mekânda tanıdığı şeylerle yapıta yaklaşan izleyici zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerimde çağın getirdiği bölünmüşlüğü, karmaşayı, yabancılaşmayı huzursuz iç mekânda yaşar. Sanatçı yapıtında izleyici hareketsiz benzeşme yoluyla değil de, onun eyleme katılmasını sağlayacak yargı gücüne seslenerek kendine bağlamasını bilmelidir. Böylece izleyici izlemenin ötesinde daha verimli bir davranışa itilmiş olur kanısındayım. Amacım ne anlaşılmak, ne de yaptığım kolayca okunmasını sağlamak değil. Teknik yetkinliğin ön plana çıkışını ve gerçek plastiğin gölgede kalmasını istemiyorum. İzleyicinin teknik yönüme saplanmamasını istiyorum. En büyük çabam, evrensel değerlerle çağdaş düzeyde kişisel bir senteze varmak.

Kadın Figürü Resmeden Sanatçılar

Johannes Vermeer-inci küpeli kız Kadın figürü resmeden sanatçılardan bir tanesi de Johannes Vermeer’dir. Vermeer'in tablolarındaki figürlerin hemen hepsi kadındır. Sadece iki yapıtta tek erkek figürü vardır.

Vermeer'in kadınlarının yaşamı hep aynı mekanda, aynı odada, ağır ağır geçer gibidir, yada zaman durmuş gibi gelir. Onları çoğunlukla bir mektup okurken yada yazarken veya bir müzik aletinin başında görürüz. Bazen dantel işlerler, bazen inci dizerler. Ama hep o aynı pencerenin yanında yer alırlar; pencereden süzülen ışık yüzlerindeki güzelliğin inceliğini ve mücevherlerinin parlaklığını ortaya çıkarır. Bunlardan en ünlüsü “inci küpeli kız”’dır. 

 

Orhan Taylan,(1641)

Orhan Taylan, başkaldıran bir ressam ve resmi sanata karşı “muhalif”. Figürü temel alan resminin yüzü hep insana dönük ve bu yüzden ustalık gösterilerinden kaçınıyor.

Orhan Taylan, resme, insana ve hayata ilişkin sorulardan birini şöyle yanıtlıyor;

“Kadınlara gelelim... Resimlerimde daha çok kadın figürü çiziyor olmam benim kendimi ifade ederken beğenilerimi sergiliyor olmamdan çıkıyor. Burada çağlar boyu güzellik simgesi ne olduysa onun felsefesini yapayım gibi bir eğilimim yok. Başarabildiğimce içtenlikle kendi yüreğimden geçenleri biçimlendiriyorum. Bir kadınla karşılaşmamdan bir heyecan duydumsa o heyecanı öylece geçiririm ve genellikle kadınlarla karşılaştığımda heyecanlanırım, erkeklere kıyasla. Bu da benim bir erkek ressam olmamdan geliyor, arkasında derin felsefeler yok.”

“Nasıl bir heyecan bu?” sorusuna şu yanıtı veriyor.

“Erkek bir ressam olarak bir kadının bana verdiği heyecan sadece o kadını çizmek anlamında değil, bambaşka şeyleri ifade ederken de bana kattığı bir çalışma sevinci, şevki gibi şeyler... Bunlardan etkilenerek yola çıkıyorum. Tabii kadın hareketinin gelişmiş olması da, kadın figürü çizerken kadının tavrının da muhalif bir konumda ifade edilebileceği düşüncesini getirip benim resmimin içine yerleştiriyor.”

“Nasıl bir kadın duruşu...” sorusuna, “Hayatiyet taşıyan kadınlardan çok etkileniyorum. Kuvvetli duygularla, güçlü bir ayakta olma isteğiyle yaşayan ve bunu keyifle yansıtabilen, en umutsuz koşullarda başkaldırıyı bile sevinçle, heyecanla yapabilen insanlar beni çok etkiliyor” diye cevap veriyor.

Orhan Taylan, tek figürlerden oluşan resimlerini; “Bir resmi, iyi yapan şeyin konu olmadığını ve resmin iyi tasarlanmasının ve iyi uygulanmasının önemini gösterebilmek üzere sadece tek figürlerden oluşan bir dizi resim yaptım. Bunlar tek bir ağacın resimleri de olabilirdi. Konu hep aynı kalmakla birlikte, her resimde bambaşka ruh hallerini anlatmak ve bir resmin içeriğinin ne kadar formun tasarlanış biçimine bağlı olduğunu anlatmak üzere çalıştım.”[1] Sözleriyle anlatıyor.

Gülay Yüksel Bomboş bembeyaz bir tuval düşünün karşınızda, üzerinde tek bir nokta bile yok. Alın ellerinize fırçayı, boyayı. Tuval hala boş. Bir fırça darbesi, haydi cesaret. Biraz renk lütfen… Evet yoktan var etmek çok zor değil mi? Ama bir sanatçı için değil. Gerçek bir sanatçı için, o bembeyaz tuvalin karşısında olup ta hiç bir şey yaratmadan durmak zordur. Akar biranda sanatçının ruhu tuvale ve her hamlede, her renkte coşan bu şelale.

Gülay Yüksel’in eserlerine baktığımızda bunlar görülür.Dur durak bilmeden sonsuzluğa ulaşmak isteyen bir nehir, bir ruh gibidirler. Resmettiği her kadına kendinden bir parça katan, her tablosunda iç dünyasını bizlerle paylaşan bir sanatçı. İşte bütün bunlar değil midir bir sanatçıyı yetenekli yapan. Ancak Gülay Yüksel’in ulaştığı noktaya varmak için tek başına yetenek yeterli değildir. Yıllarca süren çalışmalar, bitmek bilmeyen bir enerjiyi de gerektirir. Hedefe, bazen çok yakınken bazen de çok uzaktır. Böylece süren yaratma savaşı, her tablo beraberinde yeni bir meydan okuma, yeni bir zafer getirse de bilir, bir sonraki tablonun kendisini daha zorlu bir yarışa sürükleyeceğini.

Hüzünler arttıkça, renkler ve hareketler çoğalır. Bazen de durgunlaşır fırtınalar, sadelik ve sükûnet ağır basar. Ama hep yoğundur her bir tablonun içine de yüzdüğü duygular. Bu duyguları herkes kendine göre yorumlar ve kendinden bir şey bulur onlarda… Çünkü ortaktır insani duygular. İşte bu nedenle, çeker bizi. Gülay Yüksel’in tabloları, o her şeyden önce bir insandır. İnsan için sanat yaparken insandan yola çıkar… Kendinden yola çıkar.

Serkan Adın da kadın figürü çalışan genç ressamlarımızdandır.

Tuvalde biçim ve içerik sorunlarına yanıt arayan ressam, yapıtlarında imge kalabalığına başvurmadan ve yeni kurgular yapmadan, salt görüneni deneysel tekniklerle tuvale aktararak izleyicinin algısı ile oynuyor.[2]

Ressamın büyük boyutlu resimlerinde, yalnız başına duran ‘güzel’ kadın figürleri bilinmedik bir zamanda ve mekanda varlık gösteriyor. Mekan hakkında ipucu olabilecek hiçbir tanıdık imgeye tuvalinde yer vermeyen ressam, böylelikle izleyiciyi resim ile mesafeli bir ilişki kurmak zorunda bırakıyor. Figür ile mekânın ilişkisini bilinçli bir biçimde yok etmeye çalışsa da resimdeki figürler mekân ile içi içe geçerek yeniden tanımlanıyor.

“Figürün zaman zaman yüzeye yedirilen parçaları bu tip bir mekâna ait oluşa destek verirken, figür yüzeye, yüzey figüre sinsice akarak karışıyor.  Ancak bu mekansızlığın taşındığı özgür alana karşın, ısrarla kullanılan ‘ten’in rengi ile, kadın imgesi, kendisiyle iç içe geçmiş vücut, beden ve dolayısıyla erotizm fikrini uyandırarak her izleyici için en azından aynı başlangıç noktasından hareketle resmi değerlendirmeye koşulluyor. Kadın figürünün aidiyeti, bildik imgesel çağrışımları, alışılmış duygusal yağmalamaları, kadın formuna raptedilmiş anlamları sorgulatılırken, figürün oturtulduğu bir zemin ya da platform kullanılarak kadın figürü nesneleştirilmeye çalışılıyor.”[3]

Ressamın resimlerine baktığımızda, nü kavramında yatan “çıplak beden”in var olmadığı suratımıza bir tokat gibi çarpar. Sanki bir pandomim gösterisi izliyormuşçasına, ışık arasında kalan kadın yüzleri, elleri, ayakları kurgusal tasarım içerisinde kareye hâkim olmaktadır.

[1] Cumhuriyet Dergi / Sayı 577 / 13 Nisan 1997

[2] Aysun Oran

[3] Aysun Oran

Ressam ve Nü Üzerine Orhan Taylan İle Söyleşi

RESİMLERİN BÜYÜK HALİ İÇİN RESİMLERİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ

ormanda kadinlar nü tahir erdal yedinci_nu nü kadın nü tablo nü heykel nu kadın oturan Nu-de-Dos-II-Print-C10280394 nu2_sirt gölgede nü Esengül UZUNLAR-NÜ - Tuale Yağlıboya Dilek Aksakal-nü yalnız kadın

Ressam ve Nü Üzerine Orhan Taylan İle Söyleşi

Orhan Taylan ile yapılan bir söyleşide ressam ve nü üzerine şöyle konuşulmuştur;

Öncelikle; bir ressam olarak; “nü” çalışmak ile, örneğin natürmort, peyzaj, vb çalışmanın farklılığı var mı, nedir?

_Yoktur. Çünkü ressamın ‘resmettiği' konu, aktarmak istediği duygunun sadece bir aracı, taşıyıcısıdır. Bu taşıyıcının çıplak bir meme yada çıplak bir armut olması arasında bir fark yoktur.

Bir ressamın, çıplak bir kadın bedeninde aradığı ne olmuştur yüzyıllarca?

_Nü resminde ressamların hedefi, bir bedenden yola çıkarak güzelliğin betimlenmesi olmuştur. Bu resim türü yüzyıllar boyu ressamlar arasında bir yarışma, bir boy ölçüşme alanı da olmuştur. Bu yönüyle çok ilginç bir alandır. Dikkat ederseniz, en zor şeyi anlatmaya kalkışan ressam burada güzelliği resmetmeği denerken, bir kadının güzelliğine değil, o kadından yola çıkıp resmin bütününün güzelliğine odaklanır. Asıl güzellik o bütünlüktedir.

“Nü”, tam olarak ne demek? Bir erkek ile bir kadın birlikte “nü” müdür?

_Nü (ing.Nude), sözlük anlamıyla sadece ‘çıplak’ demeye gelir ama resim literatüründe sadece çıplak poz veren kadın model için kullanılır. Bunun dışında bir şey yaparsanız, ona göre adlandırmanız gerekir.

Sizce, “nü” resim, tarihsel süreci ile birlikte, kadının yüceltilmesi ya da kadının meta olarak kullanılması… Görüşünüz nedir?

_Çok kapsamlı bir soru. Antik Grek sanatında çıplak kadın resmi ve heykeli bir idealizasyon olarak var olur ama Rönesans ve post Rönesans sanatında düpedüz bir zevk nesnesi olarak resmedilir. Çünkü Rönesans döneminde iktidarı elinde tutan Vatikan kilisesi, o döneme kadar egemen olan erkek güzelliği düşüncesi yerine kutsal ailenin ve tabii kadının güzelliği fikrini kabul ettirmek savaşındadır. Yani kadın gövdesi yüceltilmemiş, ama –ideolojik olarak- arzu edilesi nesne olarak ele alınmıştır. Meta'dan kastedilen budur sanıyorum. Bu eğilim, Rönesans döneminde yeni gelişen Hıristiyan burjuvazinin bir talebi olarak beslenmiş ve günümüze kadar sürmüştür. Yani ressamlardan, iştah açıcı çıplaklar yapmaları beklenmiştir. Modern resim döneminde artık ressamlar bu beklentiye karsı tepkilidirler. Kadının yüceltilmesi diye bir ideolojik tavır sadece Nazi sanatında ve II.Dünya savaşı dönemi Sovyet sanatında görülür. Bu istisnalar dışında, günümüzdeki her sanatçı çıplağı, kendi düşünce biçimine göre farklı amaçlarla çalışır.

Soyut, düşünce, hayal ile yani modelsiz bir “nü” resim ile modelli bir “nü” resim arasındaki farklar ne olabilir? İki resme bakarak, fark anlaşılabilir mi?

_Sanat tarihinin içinde çok kısa ama günümüzde de etkili olan bir süreçte yer alan ‘empresyonistler’ modelle yağlıboya resim, yani bitirilmiş resimler yaptılar. Zaten modelin ressamın sevgilisi olması durumu da empresyonistler arasında yaygınlaşmıştır. Günümüzde de böyle olduğuna dair kanaatler var elbette, ama bunlar sanatın dışındaki çevrelerde yaygındır. Aslında çağlar boyunca- ve günümüzde- ressamın model karşısında her zaman yaptığı; ön çalışmalar ve araştırma çizimleridir. Sözünü ettiğiniz fark tabii, kolayca anlaşılabilir, çünkü ustalar hep sunu belirtirler ‘sanatta şaşırtıcı olan, her zaman gerçeğin kendisidir'.

Bir ressam, bir “nü” resim ile, sadece çıplak kadın vücudu mu yansıtıyor tabloya yoksa o resme yansıtmayı düşündüğü felsefi birikimini aktarabilir mi?

_Çıplak kadın gövdesi (ya da giyimli bir kadın gövdesi, ya da herhangi bir gövde) bir duyguyu yansıtmak için bir araçtır. Ressamın amaçladığı duygunun ifadesine hizmet etmiyorsa, bos ve anlamsız bir ‘nü', yani bir amatör resmi olarak kalır.

Bir ressamın, “nü” bir modelle nasıl bir iş ilişkisi vardır?

_Ressamın, iyi bir modelle yönetmen-oyuncu türünden bir ilişkisi vardır. Ressam o modelden hangi ifadeyi sağlayacağını bilir, model de –profesyonelce- onu vermeye gayret eder.

Bir ressam olarak, saatlerce çıplak bir kadına bakmak, nasıl bir duygu yaratıyor sizde?

_Ressam, çıplak bir kadına değil de, bir kalça kemiğinin duruşuna yada omurganın nasıl eğriler oluşturduğuna bakıyorsa, saatlerce bakıp çalışabilir. Bu soru belki de –eğer model acemiyse- çıplak olan kadına sorulabilir. Çok kez, çıplaklığına yeterli ilgi gösterilmediğini düşünüp bunalıma giren acemi modellere rastladım.

Aşk ya da cinsellik… Yaptığınız “iş”in bu duyguları harekete geçirici etkileri oluyor mu?

_Cinselliğin model çalışması ile bir ilişkisi yoktur. Biri keyiftir, öteki çalışmadır. Ressam olanlar, profesyonelliğin ilkelerini ciddiye alanlardır, bu iki alanı birbirine karıştırmayanlardır. Yaratıcı sanatçı olmak, laubalilikten ve sululuktan uzak durmak demektir.

Sizi, bir ressam olarak, bir “nü” modelin en çok hangi halleri (hüzünlü, coşkulu, vb) ve hangi bölgeleri (göğüsler, dudaklar, vb) etkiliyor?

_Bir ‘nü' nün herhangi bir hali ressamı etkilemez. Çünkü o ‘nü' bir veri değildir. Ressam neyi, yani hangi duyguyu (hüzün, coşku vb) yapmak istiyorsa modelini o biçime sokar. Yani, duygu modelden çıkmaz, ressamın kafasından çıkar; model o duyguya elverişli biçimleri sağlar. Belki de bu nedenle ressamlar model olarak güzel kadın aramazlar; iyi model ararlar. İyi model, düzgün bir fiziğin yanı sıra esnek, okunaklı kas ve kemik yapısı demektir. Bir modelin dudağının ya da başka bir yerinin fazla vurgulu ya da ‘güzel' olması iyi bir şey değildir. Modelin kendisi az ifadeli olmalıdır- ve davranmalıdır- ki, ressam ona kendi istediği ifadeyi yükleyebilsin.

Saatlerce çıplak bir kadına bakmak, sıkıcı olabiliyor mu?

_Hayır, bunun nedenlerini açıkladım sanıyorum.

(Bir ressam olarak) Siz karşınızda iken, “nü” modelin ruh hali nasıl oluyor?

_Modelin ustalık derecesine göre çok değişiyor. Usta bir model, usta bir tiyatro oyuncusu gibi ressamın istediği ruh haline girebilendir. Acemi modeller ise kendi çıplaklıklarının etkisinde kalabiliyorlar. Ressam tarafından arzu edilmeyi bekleyebiliyorlar. Ciddi bir çalışma sürecinde bu amatörlüklerin ne kadar engelleyici olduğunu tahmin edebilirsiniz. Çünkü ressam orada bir resmini kurmaya çalışmaktadır ve derdi dalga geçmek değildir. Bu açıdan acemi bir model kendisini, soyunduğu halde ‘reddedilmiş' bile hissedebilir. Bütün bunlar ressamın model seçerken ne kadar titiz olması gerektiğini gösteriyor.[1]

[1] http://www.orhantaylan.com/ayinyazisi.htm

Osman Hamdi Bey

osman hamdi_ osman hamdi bey osman hamdi

Osman Hamdi,

(doğum 1842 İstanbul - ölüm 24 Şubat 1910 İstanbul)

1860'da hukuk öğrenimi için Paris'e gitti. Hukuk öğreniminin yanı sıra o dönemim ünlü ressamlarının atölyelerinde çıraklık yaparak iyi de bir resim eğitimi aldı.1869 yılında Bağdat Yabancı İşler Müdürlüğü''ne atandı. 1871'de İstanbul'a geri dönünce sarayda çalıştı. 1881'de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi)'a atandı. Bu görevi ile Türk müzeciliğinin parlak dönemleri başladı. 1883yılında Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'ni ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni kurdu ve müdürlüklerini üstlendi. 1884'te o güne kadar hiç gündeme gelmemiş olan ve çokça kayıp verilmiş olunan bir zaafı, antik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan Asr-ı Atîka Nizamnâmesini çıkarttırark yürürlüğe soktu.Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda'da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Sayda'da yaptığı kazılarda bulduğu, arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan, aralarında İskender Lahiti'nin de bulunduğu bir takım antik eserler çıkardı. Burada bulunan eserler bugün Osman Hamdi Bey'in bulmuş olduğu birçok eser gibi, kendisinin temellerini attırdığı İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. 

Kaplumbağa Terbiyecisi Osman_Hamdi_Bey Kaplumbağa Terbiyecisi

"Kaplumbağa Terbiyecisi", Osman Hamdi’nin en ilgi çeken ve özgün eserlerinden birisidir. 1906 tarihli eser, özellikle "Lale Devri"ndeki "Sadabad Eğlenceleri"nde geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi bir ipucu olabilir. Yani Osmanlı’nın devlet düzeninde "kaplumbağalar" da "kapıkulları" arasında yer almışlardır.

Bu arada birkaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir allegori akla gelmektedir. Osman Hamdi’nin kendisi olan "Terbiyeci" elinde neyi, boynunda maşası sırtında "keşkül-ü fıkarası" (dervişane bir tevekkülü akla getirmektedir. Hafif öne eğilmiş olarak yapraklarını yiyen üç kaplumbağaya nezaret etmektedir.

Arkada kalan iki kaplumbağa ise yemeğe yanaşmaya çalışmaktadır. Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanabilir bir resim bu... Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan resmin, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı çok başarılı bir başyapıt olmasıdır.

Uzun süre işadamı Erol Aksoy'un koleksiyonunda bulunan tablo Erol Aksoy'un varlıklarına TMSF'nin el koymasıyla geçici süre devlete geçmiştir. Eser Aralık 2004'de açık arttırmaya çıkarıldı. Türk resim sanatının en yüksek bedeline çıkan fiyatla Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı kuruluşu Pera Sanat Müzesi açık arttırmayı kazandı.

Tablo bugün Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı Pera Sanat Müzesi'nde sergilenmektedir.

Önemli Eserleri:

Kahve Ocağı (1879) Haremden (1880) İki Müzisyen Kız (1880) Kuran okuyan Kız (1880) Çarşaflanan Kadınlar (1880) Vazo Yerleştiren Kız (1881) Gebze’den Manzara (1881) Çekik Gözlü Kız-Tevfika (1882) Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II (1890) Feraceli Kadınlar (1904) Pembe Başlıklı Kız (1904) Kaplumbağa Terbiyecisi (1906) Mimozalı Kadın (1906) Şehzade Türbesinde Derviş (1908) Silah Taciri (1908) Beyaz Entarili Kız (1908) Sarı Kurdeleli Kız (1909)

Resimde Kadının Yeri

N01543_9 Duval_1012 ülay7

 Kadın figürü birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Gerek dinsel konulu tasvirlerde gerekse de günlük doğal yaşamından sahnelerin tasvirinde çokça kullanılmıştır.

“Sanatçının figürsel anlatım amaçlarıyla duygularının dışavurumunda, dış gerçekçilikle kurduğu beraberlik yada onu reddedişte kadını imge olarak kullanması sanatın var olmasıyla başlar. Kadın imgesi sayısız konu içinde önemini koruyarak sanatın evrimine paralel bir değişim gösterir.” . “Peolitik dönemden Hıristiyanlığın başladığı döneme kadar insanın kurallaştırılması bağlamında kutsal kadın ve kutsal erkek imgelerine yüklenen anlam farklılık göstermez. Kadın kimi zaman bereket kimi zaman tanrısal güç kimi zaman da ideal güzellik sembolü olarak gerek figürü ile benzer mekânlarda ve benzer konular betimlenmiştir.” “Kadın cinsinin köreltilmesinde Hıristiyanlığın önemli rolü vardır. Havva’nın suçu sonucu günahkârlık masallarından kadını ilkede günahkâr, şeytani ve cennetlik olmanın önünde engel gören Astetizm (çilecilik) öğretisinden kadın değersizliği düşük değeri ve aynı zaman da erkeğe karşı itaatkârlık ve boyun eğme görevi türetilmiştir.” Meryem ana ve İsa betimlemelerinin dışında ancak Aristokrat kadınlar belgelemek amacıyla bir sanat ürünün konusu oluşmuşlardır.

XVIII.yy dan itibaren insanın kulluktan birey olma bilincine geçisi ile birlikte insan figürünün yüklediği anlamda değişmiş günlük yaşantı içinde insana özgü kanunlarla betimlenmiştir. Özgürleşen birey öznel duyguların dışavurumunda da kadına bakış açısını da ortaya koymuştur. Kadın erkek arasındaki cinsiyet farklılıklarının gösterme biçimi bir anlamda toplumsal rollerinde belirmesidir. Fransız devrimi ile birlikte özgürlük, eşitlik ve insan hakları kavramları gündeme girmiş toplumsal anlamda bu kanunlarda önemli gelişmelere tanık olmuştur. Toplumsal anlamda etkili bir kimliği olmayan evinde kapalı kalmış kendi yalnız dünyasındaki kadın konuları ilk kez bu kadar geniş bir tavır olarak gündeme getirilmiş önemle üzerinde durulmuştur.

XIX. yy başlarında toplumsal düşünce ile birlikte teknolojik dönüşümlerin hızlanması kadın imgesini de ve genelde onun algılanışında önemli değişikliklere neden olmuştur. Burada toplumsal ahlak anlayışının sarsılması söz konusudur. Manet’in “Kırda Öğle Yemeği” tablosu bunun iyi bir örneğidir. Yerleşmiş kurallar ve geleneklere bir başkaldırı niteliğinde olan sanatçının bu tavrı bu ideal güzellik kavramlarının ve namuslu kadın imajının değiştiği bir belgedir.” Empresyonizm ressamlarının doğrudan doğruya hayatın içinden gelmeleri kanunlara etki etmişlerdir. Eski ressamlar gibi göklere yükselen ağaçlara değil, memleketlerinin ağaçlarını, yalnız kişizadeleri değil bar kızlarını konu resimlerin özellikleri onların resimlerini hak tarafından götürülmesi sağlanmıştır. Görüldüğü gibi kadın figürü hem cinsel bir öğe olarak hem estetik bir nesne olarak özellikleri ile algılanır.

XX. yy dan sonra sıkça resmedilmiştir. Neredeyse tüm sanatçıların ilgi odağı durumuna gelmiş özellikle Empresyonistler çok farklı yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Her sanatçı kendi tarzını kendi eğilimini daha da derine inerek kendi kadın tipini yaratmıştır. Yeni figür anlayışından insan doyumsal değil aynı zamanda ruhsal bir varlık olarak ele alınışı estetik sınırların belirlenmesinde yeni yaklaşım getirilmiştir. Yeni figür anlayışı formsal olmakta ve kavramsaldır.

Türk resim sanatına figürün girişi XIX. yy başındaki yeni gereksinmeler figür sorununa karşı batıya yönelik radikal çözümler aranmasını hızlandırmıştır. Klasik anlamda figür sorunu şüphesiz fotoğraf öncesinde var olan organik Antropoformis (sanatta tanrıları insan biçiminde betimleme anlayışı) hedefleri itibariyle büyü çağından endüstri çağına değin bu yana özgün üslup serüvenleriyle gözler önüne sermektedir.

İnsan bedenini resminin ana konusu olarak ele alan Osman Hamdi Bey'den bu yana Türk resminde figürün kendine özgü bir gelişimi söz konusudur. İnsan vücudunu gündelik uğraşları içerisinde betimleyen “1914 Kuşağı” ressamları, figür resminin yaygınlaşmasında ana rolü üstlenir.

İzlenimci bir tavır eşliğinde figürü yaşayan bir varlık olarak gösteren bu bakışın ardından gelen “Müstakiller” insan bedenini resimsel bir elemana dönüştürürler. Kübist-konstrüktivist ve hatta ekspresyonist bir üsluptan hareket eden “Müstakiller” insan bedenini parçalara bölünebilecek ve sonra tekrar kurgulanabilecek bir biçim olarak tarif ederler.

“D Grubu” sanatçıları ise, bir adım daha ileriye giderek insan bedenini yalın, geometrik bir form olarak inşa ederler.

İnsan vücudunun yeniden yaşayan bir bedene kavuşabilmesi ancak 1940 başlarında “Yeniler” Grubu hareketiyle gerçekleşir.

Ömer Kaleşi, Mehmet Güleryüz, Neş'e Erdok, Komet, Alaettin Aksoy, Utku Varlık, Burhan Uygur, Nevhiz Tanyeli gibi sanatçılarla birlikte insan bedeni, ruhsal ve eleştirel bir kimliğe bürünür. Hem anlaşılır bir beden bilgisinden uzaklaşan hem de figürü bir imge ve hayal ürünü olarak görünür kılan sanatçılar kimi örnek insan bedeninin tinsel dünyasına el atıyor kimi örnek ise onun acı ve ıstıraplarına işaret ediyor.

Türk resminin büyük ustalarından Nuri Abaç yaşamını yitirdi

nuri abaç

Türk resim sanatının ustalarından ve Ankara'daki Çağdaş Sanatlar Vakfı'nın (Ç AĞSAV) kurucularından Nuri Abaç, 82 yaşında Ankara'da yaşamını yitirdi. İki kez Venedik, iki kez de Monaco Bienali'ne kabul edilen Abaç, aralarında 1982 İskenderiye Biennali üçüncülük ödülünün de bulunduğu toplam 11 yarışmada çeşitli ödüller kazandı. 1991'den itibaren Hacettepe ve Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde perspektif dersi veren Nuri Abaç, çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından çok sayıda onur ödülüne de layık görüldü.

ÇAĞSAV Başkanı Şefik Kahramankaptan, yaptığı açıklamada Abaç için "Kendi kültürel değerlerimizle bugünkü yaşamımız üzerinde araştırmaya dayalı, geçmiş-gelecek ilintisini kurmaya dönük bir yön çizerek genç ressam kuşaklarına bir örnek oluşturmuştu" diye konuştu.

Nuri Abaç'ın cenazesi yarın öğle vakti Kocatepe Camii'nden kaldırılacak.

Sanatçı Hakkında

    Nuri ABAÇ, 1926 yılında İstanbul'da, Kocamustafapaşa semtinde dünyaya geldi.

    Babası o yıllarda kurulan Darülbedayi (İstanbul Şehir Tiyatrosu) nin ilk sanatçılarından Mahmut Celalettin (Celal ABAÇ), annesi öğretmen Sahire ABAÇ'tır.

    Tek Kardeşi Sudi ABAÇ 1960-1980 dönemi karikatüristlerinden olup, çeşitli uluslararası yarışmalardan ödül sahibidir. "Boş Veeer!é isimli bir karikatür albümü yayınlanmıştır.

    Nuri ABAÇ'ın babası Celal ABAÇ, 1931 yılında ılıman bir iklime ve doğal güzelliklere sahip Mersin'e yerleşti. Orada kurduğu ve otuz yıl yaşattığı Halkevi Tiyatrosunun rejisörü, aktörü oldu, pek çok genç sanatçıyı yetiştirdi. Güney ve Güneydoğu Anadolu'da turneler düzenleyerek yöre halkına tiyatro sevgisini aşıladı. Bu süre içinde Nuri ABAÇ ve kardeşi Sudi ABAÇ sahneye konulan yapıtların dekorlarını düzenlediler ve boyadılar. Bunlardan Nazım Hikmet'in "Kafatası" ile İsmayil Hakkı Baltacıoğlu'nun "Bir Adam Yaratmak" isimli sahne yapıtlarının dekorları henüz bellektedir.

    Yine o yıllarda Mersin'e gelen ünlü ressam Nurettin Ergüven ve Kemal Zeren'e asistanlık yaptı.

    Çocukluğu ve ilk gençliği Mersin'de Nüvit KODALLI, Atıf YILMAZ gibi, günümüzün sayılı sanatçıları arasında yer alan, genç yetenekler arasında geçti.

    Sanat ateşinin kıvılcımlanmaya başladığı bu yıllardan sonra ABAÇ'ın gerçek anlamdaki resim öyküsü 1944 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmesiyle başlar.

    1950 yılında serbest çalışmakla yaşama atılan ABAÇ, üç yıl Devlet Su İşlerinde 1970'den itibaren Devlet Planlama Teşkilatı'nda görev yapıp, buradan 1985 yılında emekli oldu.

    1990 yılından itibaren hiç bir yarışmaya katılmayan, bazı yarışmalarda jüri üyeliği yapan sanatçı, 1991 yılından itibaren bir süre Hacettepe Üniversitesi, bir süre de Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakülteleri'nde "Perspektif" dersi öğretim görevlisi olarak görev yaptı.

    Sergiler

    1949

    Mersin Sergisi

    1957

    Ankara, İstanbul Sergisi

    1958

    Adana, Diyarbakır Sergisi, Devlet Res. Hey. Sergisi

    1959

    Devler Res. Hey. Sergisi

    1965

    Ankara Sergisi

    1966

    Ankara Sergisi

    1967

    İstanbul, Paris (katılma) Sergisi

    1969

    Ankara Sergisi

    1970

    Antalya, Mersin Sergisi

    1971

    Ankara Sergisi

    1973

    Münih, Köln (katılma) Sergisi

    1976

    Montreal Sergisi

    1977

    Ankara, İstanbul, İzmir Sergisi

    1978

    İstanbul, Montreal, Basel (katılma) Sergisi

    1979

    Ankara Sergisi

    1980

    İstanbul Sergisi

    1980

    Bremen Sergisi

    1981

    Hannover Sergisi

    1982

    Londra, Köln, Frankfurt, Bonbay, Yenidelhi Sergisi

    1983

    Ankara Sergisi

    1984

    İzmir, İstanbul Sergisi

    1985

    Ankara Sergisi

    1986

    Ankara, İstanbul Sergisi

    1987

    Ankara Sergisi

    1991

    Ankara Sergisi

    1992

    İstanbul, Ankara Sergisi

    1993

    Ankara Sergisi

    1994

    İstanbul, Ankara Sergisi

    1995