Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Resim Sanatı

13 tane "sanat" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"sanat" tagli diger ogeler resimler , videolar

Sanat, insanın kendini keşfetmesi için bir araçtır

 

Muhsine Duygu tezhip sanatı (1) tezhip sanatı (2) tezhip sanatı

Tezhip gibi çok sabır ve incelik gerektiren bir sanatın günümüzdeki önemli temsilcilerinden müzehhibe Muhsine Duygu, sanatın, kişinin kendini keşfi sırasında geçilen yollardan biri olduğunu söylüyor.

Erken yaşta evlenmiş, iki çocuğunu büyütüp okula göndermiş genç bir kadındı. Benzer durumdaki milyonlarca hemcinsinin çayını kahvesini alıp televizyon karşısına kurulduğu saatlerde, incecik fırçasıyla bir kâğıdın üzerindeki tezhip desenini boyuyordu. Bazen de evinin tüm işini yapıp, eşi ve çocuklarıyla ilgilendikten sonra, geceler boyu desen çiziyor, hocasının verdiği girift ödevleri çözmeye çalışıyordu. Bir an geldi ve bunca zahmete neden katlandığını sordu kendine. Sabah namazına kalkıp kendi içine doğru çıktığı bu yolda yardım etmesi için Rabb'ine dua etti. Ödevin başına tekrar oturduğunda içindeki düğümlerin bir bir açıldığını gördü. İşte o zaman, yola koyanın da yürütenin de Cenab-ı Allah olduğunu idrak etti Muhsine Duygu (Akbaş). Bu olay, onun için hobi sahibi bir tezhipçiden "müzehhibe" olmaya geçişin ilk eşiğiydi. Tezhip öğrenmeye 1987'de 29 yaşında iken Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Türk Süsleme Sanatları Atölyesi'nde başlar Muhsine Hanım. Fırça tutmayı öğreten ilk hocası Bedia Altunbaş'la 2 yıl çalıştıktan sonra, sanatın zamana ve mekâna kayıtlı olmadığını fark eder. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Çiçek Derman hoca ile akademik seviyede çalışmalar yaptığı 5 yıl boyunca iki şehir arasında mekik dokur. Bir hafta posta ile gönderdiği ödevini ertesi hafta hocasına kendi götürür. Çocukluğundan beri başladığı işi en iyi şekilde yapma ve sonuna kadar götürme konusunda kararlı olduğu için ailesi onun bu gayretine şaşırmaz; lakin 'aferin' deyip teşvik eden de çıkmaz. Ancak, ondaki azmi ve coşkuyu görünce herkes susar ve kabul eder. Evde olmadığı zamanlarda çocuklarına nezaret etme konusunda anne-babası destek olur. Ancak, evdeki düzeni hiçbir şekilde aksatmama çabası yüzünden mesaisi iki katına çıkar Muhsine Hanım'ın. Evin ve ailesinin bütün işlerinin üzerine tezhip çalışması da eklenince 2-3 saat uykuyla sabahladığı geceler çoğalır. Ancak bunlar onu yıldırmaz.

Kendini ciddi olarak adamak gerekiyor

Bir hobi sahibi olmanın ötesinde sanat icra edebilmek için aşk derecesinde sevmek gerektiğini ifade eden Muhsine Duygu şöyle konuşuyor: "İnsanın içinde oturmamış bir istekse, geçici bir hevesse sanat icrası olmaz. Sanatkârlık daha özel bir haldir. O hali yakalamak da onun dünyasında sanatın ne kadar öncelikli yer tuttuğuna bağlı. Sanatla irtibatı bir şeyi boyamaktan ibaret mi, yoksa gerçekten bir ihtiyaç mı? Onu zaman gösteriyor. Geleneksel İslam sanatları, hemen kendini ortaya çıkaran işler değildir. Çok derinliği, detayı olan, içine girdikçe kaybolduğunuz bir hal. Belki uzun yıllar bir şey çıkmaz ve bu modern insanın sabırsızlığı ile çok örtüşmez. Onun istediği sabrı, özeni, gayreti, inceliği göstermeniz gerek. Sevmeden yapılırsa çok yüzeyde kalır. İnsanın kendini keşfetme ile ilgili o yola ciddi bir şekilde kendini vermesi lazım. O verişle zaten yol açılacaksa açılıyor."

Sanatın insan için kendini keşif yolunda bir araç olduğunu düşünen Muhsine Hanım, sanatı hiçbir zaman kutsallaştırmadığını, 'yaratma' fiillerini kendinde toplamış insan görüntüsüyle ortaya çıkan sanatçılar arasında olmamaya özen gösterdiğini söylüyor. İnsan önceliğini hiçbir zaman ihmal etmemeye çalıştığı için çocukları ve yakınlarıyla daha incelikli, farkındalığı olan bir ilişki kurabildiğini belirtiyor. Bu yüzden çocuklarının hiçbir zaman şikâyet etmediğini, saygı ile birlikte teşvik edici davrandıklarını vurguluyor. Ancak, eşi ile aynı diyaloğu kuramadıkları için ayrıldıklarını ifade eden Muhsine Hanım sanatın bu konudaki tesiri hakkında şunları söylüyor: "Evlilikle gelen yeni hayatta ve ruhi uyuşmazlıkta sanatla buluşmak benim için en büyük hediye oldu. Rabb'im o eksikliği sanatın inceliği, güzelliği, letafetiyle doldurdu. Yıllar sanatla olan arkadaşlığım sayesinde daha rahat geçti. Açılan kapının derinliği içinde yürüyüşe başlıyorsunuz. Evlilik yürüyüşünde kalbe mukabil bir kalp olmadığı zaman yalnızlık hali derinleşiyor. Birdenbire değil, zaman içinde yavaş yavaş iplerin kopması ile oluştu ayrılık. Çocuklarımla beraber 4 kişi oturup kararımızı verdik. Dualarla iyi dileklerle bittiği için rahatsız edici olmadı."

Uğur Mine Tamay İle Söyleşi

Portre Uğur Mine Tamay Panterli Kadın Ugur Mine Tamay Kedi ve Kadın Ugur Mine Tamay Mevlana Uğur Mine Tamay Gözler Uğur Mine Tamay Buğulu Gözler Uğur Mine Tamay

Resimlerinde soyut mekândan gerçekler yansıtan ressam Uğur Mine Tamay parçadan bütüne nasıl ulaştığını anlattı

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Resimlerinizin birçoğunda kadın figürü var, sebebi nedir?

Aslında şu an sizin gördükleriniz onlar; evet, genelde bir dönem kadın figürü çalıştım çünkü kadın bana daha estetik geliyor.

Resim yaparken sizin için önemli olan nedir? Biraz resimlerinizden bahseder misiniz?

Çağdaş sanatla uğralan bir sanatçı olmamla birlikte, aldığım geleneksel sanat eğitimi, bir disiplini de beraberinde getiriyor. Resim, plastik bir düşüncedir; bir eylemdir. Sanatçının psikolojik yapısı ve kültürel düzeyi ile tuval yüzeyinde hesaplaşması, söz konusu resimlerimde nesneleri plastik olarak yani renk, biçim ve hacim olarak görüyorum. Beni ilgilendiren en önemli problemler, espas ve form araştırmaları. Resimlerimdeki pozisyon ister figür olsun natürmort ya da peyzaj hiç fark etmez; resmimin edebi ya da insancıl anlamı resmimin temeldeki niteliğini hiç değiştirmez. Bu nedenle resim, konuma göre duvara asılıp seyredilen bir kompozisyon olduğu kadar, çağın ifade eden bir düşünme şekli, çağdaş bir kişilik arama yöntemi, bir kişinin çağına tepkisinin ifade şekli de olabilir. Görülüyor ki resim, sanatçının kendi çağdaş düşüncelerini resimsel bir dille yazma sanatıdır. Ancak; teknik sorunlar çözümlendikten sonra özel bir kavram geliştirme aşamasına geçilebilir. Sanat birbirinden farklı kavram, köken ve mantıkların birleşmesiyle oluşan gerçek birçok seslilik ve çok boyutluluktur. Sanatta derinlik kavramı düşünsel ve teknik bileşimin espastaki serüvenindir. Resimlerimde doğaya ait nesne, figür ayrıntılarından yola çıkıyorum. Ayrıntılar belli bir düzen içinde meydana geldiğinden doğayla bağlantıdan söz edilebilir. Her resmin oluşum süresi içinde geçirdiği bir serüven var. Geçmişte ya da anlık yaşanan, görülen ve incelenen bir dolu olay ve şeylerle başlayan tasarlama ile devam eden eskizlerle gelişen ve tuvalle sona eren bir serüven bu. Eskizlerimde ayrıntıdan bütüne ulaşmaya çalışıyorum. Eskiz bir tür model benim için. Bu model tekniğimin bir gereği. Bende düşünce ile uygulama aynı anda gitmez. Bir resme başlamadan önce genel çatısını, biçim ve renk değerlerini eskizde araştırırım. Ancak bu, eskizi tuvale aktarırken sürprizlerle kapalı olduğum anlamına gelmez. Son dönem çalışmalarımda eskizlerimi, plastik açıdan kendilerini savunacak bir bütünlüğü ulaşıncaya kadar, araştırmalarımın sürdüğü karışlık teknik resim olarak oluşturmaya çalıştım. Bütüne ulaştıktan sonra tuval üzerine yağlıboya süreci başka teknik bir sorun haline geliyor. İzleyicinin başladığı yer bütün oluyor. Söz konusu bütün bilinçli seçilmiş ayrıntıların meydana getirdiği bir bütün. Bu bütündeki nesneler, belli bir ışık ve gölgeye bürünerek belirli bir havanın öğeleri haline geliyorlar. Zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerde farklı mekanlardaki nesnelerin ışık gölgesi de farklı oluyor.

Resimlerinizde rengi nasıl kullanıyorsunuz?

_Yapıtlarımda her resmin gereksinmelerine göre renkleri kullanıyorum. Renk, kompozisyonunun bir parçasıdır. Plastik uyum sağlar ve göze hitap eden bir görüntü yaratır. Doğada bulunmayan bir renk görüleni gerçek olmaktan uzaklaştırsa bile sanat bakımından gerçek bir hale getirebilir. Tablolarımdaki siyaha yakın koyu tonları kullanmamın anlamlarından biri, üzerine konulacak değerlerin tam ve vurucu görülebilmesi biri de karşıt gücü verebilmesi, boşluk etkisi yaratması, tarafsız ve pasif etkisi olmasıdır.

Sizce bir yapıtta konu mu, biçim mi ön plana çıkmalı?

Bir resmi resim yapan, konusu değildir. Sanırım geleneksel sanat eğitimi alan bir sanatçı, estetik zevki bir yana bırakıp eserini konunun çekiciliğine dayandıramaz. İlgimizi çeken bir konu renkleri, çizgileri ve formlarıyla da resim olarak haz verir bir hale gelmelidir. Yapıtlarımda konu ne olursa olsun dikkatimi öncelikle plastik değerler üzerine çevirmeyi zorunlu olarak görüyorum. Bu değerler düşünülmeden yapılan resim sanatı sanırım, gözle görülebilir dokunaklı bir şiir haline gelir; resim, zevki okuma bilmeyenler için edebiyat gibi bir şey olur. Güzel ve doğru olan şeylere bakmak izleyeni rahatlatır. Bir tablodaki formların dengesi, eğri bir çizgini rahatça akışı, düz bir çizginin keskinliği bunların hepsi sanat zevkine bir şeyler katar. Estetik kaygıyla beraber, özün konudan daha fazla bir şey olduğunu, konu seçiminin önemli olmakla birlikte bir sanat yapıtının özünü belirleyen etkenin işlenen şey değil de onun nasıl işlendiği sanatçının bilerek ya da sezerek toplumsal gerçekleri dile getirmesinin yaşadığı toplumun ferdi olarak kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Resimlerinizde parçadan bütüne ulaşıyorsunuz. Bu bir sanatsal tercih mi?

Parçalanma çağdaş dünyanı büyük ölçüde makineleşmesine, uzmanlaşmasına, tekniğin ilerlemesine, makinelerin insanlar üzerinde güç kazanmasına ve çoğumuzun işleyişini kavrayacak durumda olmadığımız büyük bir sürecin çok küçük bir parçası olan işlerle uğraşmamıza sık sıkıya bağlıdır. Bu parçalanmayı yaşantısında doğal olarak birebir yaşayan izleyici birden fazla mekan, zaman hatta konuyu içeren bir eserle karşılaştığında bu esere yabancı kalmıyor. Biçimlerimi izleyiciye sunarken, okunaklı bir dil oluşturarak zihinleri karıştırmamayı amaçlıyorum. Yapıtlarımda formlar parçalanır ancak amacım bütünü yakalamaktır. Elbette bütünden ayrıntıya, ayrıntıdan bütüne ulaşmayı hedeflemek bir sanatsal tercih sonucudur. Resimlerimi oluştururken öncelikle ayrıntılara önem veririm, daha sonra bu ayrıntılar bütünün hizmetinde görev alarak, yapıtın strüktürünü oluştururlar. Karşıt biçim ve renkler, özellikle valörler bilinçli düzenlemelerle tuval üzerine aktarılırlar. Dikkatle seçilmiş biçimsel ve renksel karşılıkların yardımıyla plastik düşüncenin yer aldığı yapıtlar oluşturmak hedeflediğim noktadır. Teknik yetkinlik gösterişsine itibar etmeyip, onu bir araç olarak kullanmayı amaçlamışımdır. Soyut mekanlardaki gerçekler ince bir resimsel teknikle de ele alınma sorumluluğunu yüklüyor. Ben resimsel tekniğin, sanatsal estetiğin hizmetinde görev alması gerektiğine inanıyorum.

Sanatçı resmederken, kendini çevreden soyutluyor mu?

Resim konsantrasyon ve disiplin istiyor. Bir anlamda çalışırken meditasyon yapıyor oluyorsunuz. Bu bir esinleme davranışı olmayıp, gerçekliğin bir biçime girip, sanat yapıtı olarak ortaya çıktığı, oldukça bilinçli bir çalışmadır diye düşünüyorum. Bir eser oluşturabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak onu belleğe, belleği anlatıma, araçları forma dönüştürmek gerekir. Resmetmek için duyuş yeterli değil, öncelikle işi bilip sevmek bütün kuralları, incelikleri, yöntemleri tanımak, sanatı yaşam biçimi olarak almak gerekir. Bu kuvvetli tutku sanatın oluşması için tüketen bir tutku olmaktan öteye geçerek eserin oluşmasına yardımcı olur. çalışırken hayatla olan bağlantılar bir süre için bir yana bırakılıyor, çünkü resmin insanın kendine bağlayıcı gerçekliğin insanın kendine bağlayışından farklıdır. Bu tat bana göre geçici bir tutsaklık gibidir. Bir anlamda sanatın kurtarıcı niteliği denilebilir buna.

Resimlerinizde kişisel bir sentez görülüyor. Senteze ulaşmak için sanata analitik yaklaşımınız nasıl oldu?

Sanat eseri özümlemedir. Günü gününe yapılandan daha kuvvetli, yoğun bir bileşimdir. Ben resme görsel bir obje olarak değil önce sorun olarak baktım. Analitik yaklaşımın sanatı her zaman sağlam bir temele dayandırdığına inanıyorum. Her şeyden önce araştırma aşamasının çok önemi olduğunu sorunları köklerini araştırıp irdelemenin senteze ulaşmak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir sorunu çözümlemek uğraşısı bizi yüzeysel bakışın ötesine ulaştırıp esası yakalamamıza yardım eder. Sanatçının sanatsal sentezini sağlam bir temele oturtmak için çözümleyici yöntemleri kullanma zorunluluğu vardır.

Sanatta duygu ve düşünce arasında belirli tercihleriniz var mı?

Bu iki tavır arasında sanatçıların tercihleri her zaman olmuştur. Tabii benim de tercihlerim var. Duyguyla yapılmış resimlerde hiç düşünce payı yoktur. Ya da düşünsel payı ağırlık kazanan resimlerde duygudan eser yoktur gibi bir varsayımdan hareket edilemez. Nitekim resimlerdeki soyut mekânlardaki gerçekleri seçimim estetik olarak beğendiğim, etkilendiğim ya da gerekli gördüğüm obje ve figürlerden oluşmuştur.

Sizce resim sanatı ile başka sanatlar arasında özde bir benzerlik, ilişki var mı?

Elbette çok yakın benzerlik var. Mesela müzikteki ritim gibi resimdeki çizgiler de kendi başlarına bir çeşit müziktir. Belli formların keskin ya da yumuşak, dalgalı veya durgun, dairesel ya da oval oranlarının hepsinin, müzikteki tiz ve pes tonlar gibi sıcak ve soğuk renklerle ton değişimleriyle sinirler üzerine bıraktıkları kendilerine özgü benzerlikler vardır. İyi bir kulağın seslerdeki en ince hassasiyetleri anlayabildiği gibi, gözleri incelikleri ayırabilen kimseler bir çizgiyi, formu, ton değerlerini gördükleri zaman o çizgi, forma ya da ton değerleri vs. ile hareket ederler. Onların ritmik birleşimlerinden oluşan soyut biçimlere kendilerini kaptırırlar. Dengedeki küçük bir bozukluk, bir notanın yanlış basılmasıyla konsantrasyonu bozduğu yada mimaride eksik tuğlaların binaların yıkılmasına neden olacağı gibi algılayışı ve içinde gelişen hareketin akışını da keser. Akıcılık ve kıvraklık ise vücuttaki gerginliği azaltır hem algılayışı hem yarı bilinçli tepkiyi rahat ve zevkli bir hale getirir. Ayrıca resimde kendine özgü şiir bulunduğunu, resmin bir çeşit şiir olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum. Tabii bu arada plastik sanatların şiiri ile kelimelerden oluşan şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Resimde formun, çizginin, rengin, ton değerlerinin hayalde uyandırdığı değerler vardır. Bir bakıma bu değerler kelimelerin yol açtığı düşe ve etkilenmeye benzeyen fakat şiirden değil, resimden gelen bir etkilenmeye ve düşe yol açar. Demek ki bir sanat yapıtı estetik obje olarak vardır ve estetik objenin yeri de tüm toplum bilincidir.

Sizce resim izleyeni etkilemeli mi?

Amaç yalnızca izleyeni etkilemek olmamalı elbette. Duyularla algılanabilir olan bu maddi yapıt yalnız bir dışsal semboldür. Yapıt onu gerçekleştirenin ya da algılayan izleyicinin ruh hallerine indirgenemez. Sanat yapıtı herhalde bunların dışında özgün bir varlığa sebep olmalıdır.

Resimlerinizde soyut mekânda gerçekleri var. Somut objelerin bazı avantajlarından söz edebilir miyiz?

Elbette, tanıdığımız ve ilgimizi çeken nesnelerin dikkatimizi yakalamak gibi bir avantajı var. Soyut mekânda nesne ve figür kullanmanın estetik nedenlerinden biri de bu. Soyut mekânda tanıdığı şeylerle yapıta yaklaşan izleyici zamanın ve mekânın belirsiz olduğu resimlerimde çağın getirdiği bölünmüşlüğü, karmaşayı, yabancılaşmayı huzursuz iç mekânda yaşar. Sanatçı yapıtında izleyici hareketsiz benzeşme yoluyla değil de, onun eyleme katılmasını sağlayacak yargı gücüne seslenerek kendine bağlamasını bilmelidir. Böylece izleyici izlemenin ötesinde daha verimli bir davranışa itilmiş olur kanısındayım. Amacım ne anlaşılmak, ne de yaptığım kolayca okunmasını sağlamak değil. Teknik yetkinliğin ön plana çıkışını ve gerçek plastiğin gölgede kalmasını istemiyorum. İzleyicinin teknik yönüme saplanmamasını istiyorum. En büyük çabam, evrensel değerlerle çağdaş düzeyde kişisel bir senteze varmak.

Picasso'ya rekor fiyat

Pablo Picasso-Sylvette Avustralya’nın Sydney kentinde düzenlenen müzayedede Pablo Picasso’nun soyut bir tablosu 6,5 milyon dolara satıldı. Bu, ülkede bir sanat eserine verilen rekor fiyat oldu.

Deutscher-Menzies Galerisi, genç bir manken ve daha sonra başarılı bir ressam olan Sylvette David’in yüzü ve at kuyruğu saçlarının resmedildiği, 1954 tarihli "Sylvette" adlı tablonun, müzayedeye telefonla katılan, adı açıklanmayan bir kişi tarafından satın alındığını bildirdi.

Galerinin sözcüsü Marie Geissle, Reuters’a yaptığı açıklamada, Sydney’in "Güney yarımkürede sanat piyasasının New York’u olduğunu" belirterek, satışın, Avustralya’daki galerilerin uluslararası çalışmalar satabileceğini kanıtladığını söyledi.

Picasso’nun bir dönem birlikte yaşadığı Sylvette David, ünlü ressamın 40’tan fazla eserine konu olmuştu.

Avni Anıl Kimdir?(23-04-2008--14-06-2008)

ezgileriyle avni anıl Anil_ve_gencler avni_anil

Avni Anıl kimdir?

Avni Anıl, 23 Nisan 1928'de İstanbul'da doğdu. 14 Haziran 2008'de İzmirde öldü. Selimiye’deki Ondokuzuncu İlkokulu bitirdi, Paşakapısı Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi’nde okudu.

Askerlik sonrası Polis Enstitüsü’ne girdi. 1955 yılında polislikten ayrıldı ve gazeteciliğe başladı.

Üç yıl Akşam gazetesinin sanat sayfasını yönetti. 1955-1967 yılları arsında İstanbul Radyosu’nun haber servisinde çalıştı.

1967 yılında “Anıl Yayın Ajansı”nı kurdu, Dünya gazetesinin sanat sayfasını yönetti. “Musıkî ve Nota” dergisini çıkardı. “Musıkî Sözlüğü” adı altında dört ciltlik eserinde musıkî tarihi için önemli hatıralar yayımladı.

1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştı. 14 Haziran 2008 günü İzmir'deki evinde, seksen yaşında öldü

Bestelerinden bazıları:

"Rüya gibi uçan yıllar, biraz durun durun biraz"

"Dilşad olacak diye kaç yıl avuttu felek"

"Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver"

"Biraz kül biraz duman, o benim işte"

"Kader kime şikayet edeyim seni bilemem"

"Unutamıyorum, unutamıyorum gecem yok artık gündüzüm yok"

"Gözlerin bir aşk bilmecesi sorar gibi"

"Unutulmuş ne varsa sevgiden geri kalan"

"Aşk bu değil yapma güzel"

"Ne yeşili ne siyahı gözümde hep gözleri var"

"Mihrabım diyerek sana yüz vurdum"

"İçimde nice uzun yılların özlemi var"

"Kaderimde hep güzeli aradım"

"Öyle dudak büküp hor gözle bakma"

"Bir peri masalı kulaklarına"

"Bir göz aşinalığı var aramızda"

"Gün be gün yaşanan o hatırayı unutup bir yana atmak olmaz ki"

"Şarkılar söyle o sahillerde"

"Ayrılık ümitlerin ötesinde bir şehir"

"Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un"

"Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun gelmiyorsun"

"Gelin alayı"

Avni Anıl sonsuzluğa uğurlanıyor

ezgileriyle avni anıl İzmir'de vefat eden Türk Sanat Müziği Bestekarı ve Devlet Sanatçısı Avni Anıl için İzmir Valiliği önünde devlet töreni düzenlendi. Törene Anıl'ın ailesi, Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, İzmir Valisi Cahit Kıraç, İzmir milletvekilleri Taha Aksoy, Oğuz Oyan ve Mehmet Ali Susam, CHP Grup Başkan Vekili Kemal Anadol, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve İzmir İl Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın katıldı.

Törende saygı duruşunda bulunuldu ve Anıl'ın öz geçmişi okundu.  Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şener, en son 6 ay önce  Ankara'da bir konserde bir araya geldiği Anıl'ın, Türk Sanat Musikisinin  ve çağın en önemli bestekarlarından olduğunu belirtti.

Şener, “Güfteyi çok iyi seçerdi. O güfteye uygun besteyi çok iyi  yapardı. Bu nedenle Türk Sanat Müziği sevenlerinin gönlünde yer  etmiştir. İyi bir dosttu, iyi bir sanatkardı” diye konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mustafa Atalar  ise Bakan Ertuğrul Günay adına yaptığı konuşmada Anıl'ın Türk kültürü ve  sanatı için büyük bir sanatçı olduğunu ve “gönüllerden, dillerden  düşmeyecek şarkılara imza attığını” söyledi.

Türk Sanat Müziği Sanatçısı Kutlu Payaslı da Anıl'ın son 50 yılın en  büyük sanatçılarından olduğunu ifade etti.

Anıl'ın çok iyi bir dost olduğunu da kaydeden Payaslı, “Onu  şarkılarında saygıyla anacağız” dedi.

Tören boyunca Anıl'ın eşi Mine Anıl ve kızları Alev Anıl Işıkçı ve Eser  Tunal'ın ağladıkları gözlendi.

Anıl'ın cenazesi Alsancak Hocazade Camisi'nde ikindi vakti kılınacak  namazının ardından Balçova Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

Cumhurbaşkanı Gül'den başsağlığı

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bestekar Avni Anıl'ın vefatı nedeniyle, eşi Mine Anıl'a başsağlığı diledi.

Cumhurbaşkanlığı basın merkezinden yapılan açıklamada, "Sayın Cumhurbaşkanımız, değerli bestekarımız Avni Anıl'ın vefatı dolayısıyla eşi Mine Anıl'a bir telgraf göndererek, başsağlığı dileklerini iletmiştir" denildi.

Başbakan Erdoğan da başsağlığı diledi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, vefat eden bestekar Avni Anıl'ın eşi Mine Anıl'a başsağlığı diledi.

Başbakanlık Basın Merkezinden yapılan açıklamaya göre, Erdoğan, Mine Anıl'a gönderdiği telgrafta, bestekar Avni Anıl'ın vefatından üzüntü duyduğunu belirterek, başsağlığı dileklerini iletti.

TBMM Başkanı Köksal Toptan "Hoş bir seda olarak hatırlayacağız"

TBMM Başkanı Köksal Toptan, "Avni Anıl'ı birbirinden güzel eserleriyle 'hoş bir seda' olarak hatırlayacağız" dedi.

Toptan, bestekar Avni Anıl'ın vefatı nedeniyle kızı Eser Tunal'a gönderdiği başsağlığı telgrafında, ünlü besteci devlet sanatçısı Avni Anıl'ın vefatından dolayı büyük üzüntü duyduğunu ifade etti. Toptan, şunları kaydetti:

"Türk müziğine çok önemli katkılarda bulunan merhum Avni Anıl'ı asla unutmayacağız. Onu birbirinden güzel eserleriyle 'hoş bir seda' olarak hatırlayacağız ve gönlümüzde yaşatacağız.

Merhum Avni Anıl'a Allah'tan rahmet, size, ailenize ve tüm sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum."

Kültür ve Turizm Bakanı'ndan başsağlığı mesajı

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Avni Anıl, ardında bıraktığı unutulmaz eserlerle daima gönüllerimizde yaşayacaktır" dedi.

Günay, Avni Anıl'ın vefatı nedeniyle yayımladığı başsağlığı mesajında duyduğu üzüntüyü ifade etti. Günay, mesajında şunları kaydetti:

"Türk Müziğine bir ömür adayan Avni Anıl, musikimize birbirinden güzel pek çok eser kazandırmış ve Türk sanat musikisinin gelişiminde büyük rol oynamıştır. Sayın Anıl'ın vefatı ülkemiz ve sanat camiamız adına önemli bir kayıptır.

1998 yılında devlet sanatçılığı unvanı alan Avni Anıl, ardında bıraktığı unutulmaz eserlerle daima gönüllerimizde yaşayacaktır. Büyük ustaya Allah'tan rahmet, yakınlarına, sevenlerine ve bütün milletimize baş sağlığı dilerim."

Ünlü tablolar takı oldu

izlenim Sanat tarihinin ünlü tabloları bu kez ilginç bir takı sergisine esin kaynağı oldu. Sergi, Simya Galeri'de 24 Haziran tarihine kadar sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Bu ilginç serginin başlığı İzle-n-im.

Takı hakkında söyleyecek farklı sözleri olduğunu ileri süren tasarımcılar biraraya geldi ve ilginç bir sergiye evsahipligi yaptı. İzlen-n-im başlıklı sergide, sanat tarihinin kilometre taşlarından olan tablolarda esinlenerek yapılan takılar yer alıyor.

Katılımcılar bu sergi ile sanat tarihçilerinin "form bitti, resim, heykel, plastik sanatlar bitti" tezlerine karşılık plastik sanatların bitmeyeceğini ama evrilerek farklı şekillere bürüneceğini de gözler önüne sermeyi amaçlıyor. 

Sergide; Picasso'nun Avignonlu Kızlar, Matisse'in Yaşama Sevinci, George Seurat'nın Büyük Jat'ta Piknik adlı tablolarından esin kaynağını alan tasarımlar yer alıyor.

Ender Baloğlu, Feride Bayrak, Lina Benhalegua, Leyla Çelik, Nesrin Çorakçı. Simvie Erdeğirmenci, Sabrina Fresk, Jak Levi, Gamze Taner, Nur Terün ve Linda Yahyaoğlu sergide eserleri yer alan tasarımcılar.www.simyagaleri.com

Edebiyat dünyası bir ustasını kaybetti-Cengiz Aytmatov

  Cengiz Aytmatov türkan şoray Cengiz Aytmatov-5 Cengiz Aytmatov-2Cengiz Aytmatov-4   Cengiz Aytmatov-1

Edebiyat dünyası bir ustasını kaybetti. Dünyaca ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Kırgızistan Devlet Başkanlığı Basın Sözcüsü Dosalı Esenaliyev, yaptığı  açıklamada, Almanya'nın Nünberg kentinde tedavi gören Cengiz Aytmatov'un  hayatını kaybettiğini bildirdi.

Esenaliyev, yazarın ölümü ile ilgili olarak Devlet Başkanı Kurmanbek  Bakiyev'in bilgilendirildiğini söyledi.

Solunum cihazına bağlı olarak yoğun bakımda tutulan yazarın sağlık  durumunun bu sabah kritik durumuna geldiği ifade edilmişti.

Aytmatov, bir Rus televizyon kanalının belgesel çekimleri için gittiği  Tataristan'ın başkenti Kazan'da 16 Mayıs'ta ani böbrek rahatsızlığı  geçirmesi üzerine hastaneye kaldırılmıştı. 79 yaşındaki yazar, 18  Mayıs'ta ambulans uçakla Almanya'ya nakledilmişti.

Yazar Aytmatov, Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde 12  Aralık 1928 yılında dünyaya gelmişti. Kırgızistan'da 2008 yılı, Cengiz  Aytmatov yılı ilan edilmişti.

ADINI CENGİZ HAN'DAN ALDI

12 Aralık 1928 tarihinde, Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker Köyü'nde dünyaya geldi. Adı Cengiz Han'dan esinlenerek konuldu. Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasal sistem, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı. Çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduğundan ergenlik çağındaki gençlere büyük iş düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı.

Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze (şimdiki adıyla Bişkek) Tarım Enstitüsü'nde öğrenimini sürdürdü. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu. Yazmaya da bu yıllarda ‘Pravda’ Gazetesi'nde başladı. Ardından, yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Yapıtları 150'nin üzerinde dile çevrildi. Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinin ardından Kırgizistan'ın bağımsızlığına kavuşmasıyla ülkesini Lüksemburg'ta büyükelçi olarak temsil etti.

Siyasal Yaşamı: Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinin Kırğız delegeliğini üstlenmiştir. Ayrıca eski Kırgızistan Dışişleri Bakanı Askar Aytmatov'un babasıdır.

Aymatov'un yapıtlarından bazıları şunlardır:

Zorlu Geçit (1956), Yüzyüze (1957), Cemile (Kırgız Türkçesi-Rusça, 1958)

İlk Öğretmenim (1962), Dağlar ve Steplerden Masallar (1963), Elveda Gülsarı (1966), Beyaz Gemi (Kırgız Türkçesi) Ak Keme (Rusça-1970), Selvi Boylum Al Yazmalım (1970), Fuji-Yama (Fuji Dağı'nın Tepesi-1973), Gün Olur Asra Bedel(Kırgız Türkçesi, Rusça 1980), Darağacı, Dişi kurdun Rüyaları (1988), Toprak Ana, Cengiz Han’a Küsen bulut, Çocukluğum, Kırmızı Elma, Dağlar devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı-2007).

Cengiz Aytmatov-toprak anaCengiz Aytmatov-beyaz gemi 

Soyut Nedir? Çağın Anlayışı İçinde Soyutun Belirlenmesi

Çağın başında Wilhelm Worringer, sanat tarihine yeni bir araştırma man­tığı getirirken, tüm sanat yaratmaları için iki kavram saptamak istemiştir. Bu iki kavram, iki temel içtepiyi, iki psikolojik fenomeni karşılamıştır. Bunlardan biri, bütün natüralist eğilimli sanat anlayışlarının dayandığı özdeşleyim (Einfühlung) içtepisi, öbürü de tüm anti-natüralist, soyut eğilimli sanat anlayışlarının dayandığı ‘soyutlama (Abstraktion)’ içtepisidir. Özdeşle­yim kavramını, Theodor Lipps’den alan Worringer, bununla; doğaya yö­nelik, doğa ile mutlu bir ilgi kurmak isteyen sanat üslûplarını açıklamak istemiştir. Şöyle ki, özdeşleyim de insan, kendi varlığının dışında bulunan ob­jelere yönelir, onların varlığında kendi duygularını ve tinsel etkinliğini, özgürlüğünü yaşar. Ancak, bunun olabilmesi için, önce insan ile insan süje’si ile doğa ve doğal nesneler arasında bir güven ve bir sempati ilgisi­nin doğmuş olması gerekmektedir. Böyle bir güven ve sempati ilgisi, insanı do­ğaya ve nesnelere götürmektedir. İnsan, karşılaştığı bu nesnelere kendi duygu ve tinsel etkinliğini yüklemiştir. Estetik haz, böyle bir süreç içinde doğan bir ürün olmuştur. Çünkü estetik haz, insanın duygularını yüklediği bir nesnede, kendi duygularını yaşamasından doğmuştur.[1]

Ancak, Th. Lipps’den aldığı ve Lipps’in de tüm sanat yaratmalarına uyguladığı bu özdeşleyim içtepinin Worringer tüm sanat yaratmalarına uygulanamayacağını, yalnız bir tür sanat yaratmalarına, natüralist sanat ya­ratmalarına uygulanabileceğini saptamak istemiştir. Buna göre anti-natü­ralist sanat anlayışları özdeşleyim kavramı ile açıklanamamıştır. Bu anti-na­türalist sanat anlayışları ise ‘soyut’ kavramı altında toplanmıştır. Şu halde, soyut sanat anlayışı özdeşleyim ile açıklanamadığına göre, soyut sanatı açıklayacak bir başka kavrama gereksinim duyulmuştur. Bu kavramı Worrin-ger ‘soyutlama’ içtepisinde bulmuştur. Soyutlama içtepisi, özdeşleyimin natü­ralist sanat üslûplarını açıklamasına karşılık, soyut sanat üslûplarını açıklayacaktır. Böylece, Worringer, tüm sanat üslûplarını ve sanat tarihini açıklayabilecek iki temel içtepi ve iki temel kavram ele geçirmiş olmaktadır. Bu iki kavram iki psikolojik yetiyi ifade ettiğine göre, tüm sanat üslûp­ları ve üslûplardan oluşan tüm sanat tarihi, psikolojik bir temele oturtulmuş oluyor. Genellikle sanat fenomenini böyle psikolojik olarak açıklama ki bu, Worringer’e göre biricik mümkün açıklama biçimidir, çağdaş en sağ­lıklı araştırma yöntemi olmuştur. Hatta bu, Worringer için estetik’i modern bir bilim olarak belirleyen en önemli bir niteliktir. Worringer bunu şöyle be­lirtmiştir: “Estetik objektivizm’den estetik sübjektivizm’e en kesin adımı at­mış olan, yani araştırmalarında artık estetik obje’nin biçiminden değil de, estetik obje’ye bakan süje’nin davranışından hareket eden modern este­tik” derken, modern estetik’in bu ana niteliğini, sübjektivist-psikolojik niteliğini vurgulamak istemiştir.

Peki, insana mutluluk sağlayan soyut sanata insan nasıl ulaşabilmektedir?

Bu sorunun karşılığı toplumlara göre değişir. İlkel toplumlarda dış dünya olaylarının gösterdiği belirsizlik ve değişiklik, onların evren hakkın­daki bilgilerinin yetersizliğinden ötürü bu toplumları soyut sanata götür­müştür. Çünkü ilkel toplumlar dünya tablosundaki bu karışıklık karşısında duydukları korku nedeniyle güvenilecek sağlam bir nokta, bir huzur noktası aramışlar ve bu huzur noktasını da ‘değişmez, mutlak biçimlerden oluşan soyut sanatta bulmuşlardır. Soyut sanat biçimlerinde buldukları bu değişmez, ebedi düzen, onları empirik dünyanın değişmelerinden ve belirsizliklerin­den kaçıp soyut sanatın değişmez biçimlerinde huzur duymağa götürmüştür. Worringer’e göre, bundan ötürü insanın ilk yarattığı sanat soyut sanattır. Çünkü natüralist sanat, insanın evren ile kuracağı bir dostluk, bir sempati ilgisi ile ancak kurulabilirdi. Bunun için, her şeyden önce doğanın ve nes­nelerin, bir korku objesi olmaktan çıkmaları gerekirdi. Buna göre de, natüralist sanatın soyut sanattan sonra gelmesi gerekirdi. Worringer için bu gerçekten de böyle olmuştur.[2]

Ama buradan hiçbir yolda, soyut sanata ilkel budunların dışında uy­gar insan toplumlarında rastlanamaz gibi bir sonuç da çıkarmamak gerekir ve böyle bir çıkarım büyük bir yanlış olur. Elbet uygar toplumlarda da yine soyut sanat üslûbuna rastlarız. Ama ne var ki, ilkel toplumlarda soyut sa­natı doğuran nedenler ile uygar toplumlarda soyut sanatı doğuran nedenler birbirinden farklıdır. Şöyle ki, ilkel toplumlar evren hakkındaki bilgisiz­liklerinden ötürü soyut sanata gittikleri halde, uygar toplumlar daha baş­ka nedenden soyut sanata gitmişlerdir. Çünkü onlar bilim ve uygarlığın gelişmesi ile evren hakkında yeterince bilgi sahibidirler. Worringer, uygar toplumları soyut sanata götüren nedeni felsefi bir kavram olan “kendili­ğinden şey” kavramında bulmuştur. “Ancak, insan zekâsı, binlerce yıllık bir gelişmeyle rationalist bilginin bütün yolunu geçtikten sonra, onda, bilme­nin en son alın yazısı olarak ‘kendiliğinden şey’ duygusu yeniden uyanır. Ama daha önce bir içtepi olan şey, şimdi bir bilgi ürünüdür. Bilmenin gururundan aşağı doğru yuvarlanan insan, ‘içinde yaşadığımız bu görünüş dünyasını’ maja’nın bir eseri, yaratılmış bir büyü, süreksiz, görme sanısına ve rüyaya benzeyen, kendi başına tözü olmayan bir görüntü, insan bilin­cini çevreleyen bir peçe olduğunu, var ya da yok dememizin kendisi için hem doğru hem yanlış olan şeyi (Schopenhauer) tanıdıktan sonra, tıpkı ilkel insan gibi, dünya tablosu karşısında yitik ve çaresiz kalır.”[3]

Uygar insan da tıpkı ilkel insan gibi, bu yitiklikten, bu çaresizlikten kur­tulmak için mutlak, kendi başına varlığa ulaşmak istemiştir. Bunun olanağını da, tıpkı ilkel insan gibi, soyut sanatta bulmuştur. Soyut sanatta geometrik yasal bi­çimlerde ancak insan özlemini duyduğu huzur ve mutluluğa kavuşabilir.[4]

[1] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, s. 100

[2] Wilhem WORRİNGER, Soyutlama ve Özdeşleyim, s.23–24

[3] Wilhem WORRİNGER, Soyutlama ve Özdeşleyim, s.25

[4] İsmail TUNALI, Felsefenin Işığında Modern Resim, s.42

Soyut Sanat Ne Demektir

RESİMLERİN BÜYÜK HALİ İÇİN RESİMLERİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ
Vassily Kandinsky,Black-Violet oil on canvas Mondrian-red-tree-piet mondrianVassily Kandinsky,Yellow, Red, Blue Vassily Kandinsky,Yellow Red Blue Vassily Kandinsky, Primera acuarela, Sin Título, 1910 Vassily Kandinsky Synchomy in Blue-Violet-morgan russel iet mondrian-Piets-House-Large nejad devri Morgan Russell, Synchromy Morgan Russell Reclining Woman c.1920 morgan russel 1942-New York City-PietMondrian

Soyut Sanat

Soyut sanata Abstre (Abstrait) sanat da denilmektedir. Çağımızın resim ve heykel anlayışında yeni bir dünya görüşüdür. Soyut sanat eşya ve canlıların görünüşlerinden faydalanmayı reddedip, resimde renk, çizgi ve düzlemleri ulaşmayı amaç edinmiştir.

Güzel sanatlarda XX. y.y.’da elle tutulur gerçekliği betimlemeyi ve hareket noktası olarak almayı reddeden ve bu gerçekliği bir soyutlama işleminden geçiren ya da geçirmeyen plastik ve grafik sanat akımına soyut sanat adı verilmektedir.

Soyut denilen sanat (Resim, Heykel) bütün dış gerçekleri reddeden, yalnız yalın renk ve formlarla estetik duygular, heyecanlar uyandırmayı amaçlayan bir sanat türü ve kavramıdır. Bu sanat türüne non - objective, non - figürative ve hatta tasvire yabancı anlamında non - representative de denilmiştir. Ancak; bu tanımlar ve deyimler soyut sanatı gereğince değerlendirmeye yetmemektedir. Geometrik olan ya da olmayan figürleri kullanan soyut sanat bir ölçüde objektif, yani konuludur. Daima bir fikri, bir seziyi dile getirmiştir.

Gerçek soyut sanatçıların konuları, imajları, çoğu kez günlük yaşam gerçeklerinin yarattığı izlenim ve heyecan öğeleri olmuştur. Soyut Sanat zihinsel bir olaydır ve doğanın taklidi dışındadır. Yaratıcı gücün mutlak özgürlüğü soyut sanatın değişmez karakteristiğidir.

Figürü reddeden soyut sanatta, resimde salt renk ve çizgi unsurları ile heyecan ve sanat gücüne ulaşan kompozisyonlar yaratmak esastır.

Avrupa sanatı yaklaşık 500 yıldır objeden hareket etmiştir. Sorun; genel olarak doğanın açık ve güçlü bir şekilde yüzeyde ifadesini bulmaktaydı. Empresyonizm’e kadar, yapıtı belirleyen doğa olmuştur. Çağla birlikte gelen varlık yorumu; objenin yerine süjeyi öne çıkarmıştır. Atom parçalanmış, maddenin katılığı yerine ışık bilimlerine bırakırken git gide soyut, öze ulaşmıştır. Böylece maddesel varlık yerini soyut düşünsel ilgiler sistemine bırakmaktadır.

XIX. y.y. sonunda nesneler değil, nesnelerin anlamları resmedilmelidir anlayışı sembolizmle ortaya konulmuştur.[1]

Empresyonizm de duyularla kavranan doğa söz konusudur. Şimdi doğanın, nesnel gerçekliliğinin ötesinde nesnenin kendisinden, nesnenin anlamına geçiş olmuş nesnenin kendisi duyusal bir varlık olmasına rağmen, nesnenin anlamı soyut düşünsel bir varlıktır. Artık sanat görünebilir olmayan soyut düşünsel bir varlığı görünür kılmaya çalışmıştır.

Doğa nesnelere karşı “bu tavır alma, doğa ve nesneler karşısında duyusal değil, düşünsel tavır olmalıdır. Bu tavır alma ile birlikte, yalnız bir düşünsel soyut varlık kavranmış olmaktadır.

Sanat; bu yeni değerler dünyasında soyut düşünsel bir boyut içinde şimdi karşımıza çıkmaktadır.” [2]

Kandinsky’ye göre müzik kompozitörü nasıl ses birimleri olan notaları kompoze ediyor ve soyut bir anlamda heyecanlarını anlatabiliyorsa, resimde renk lekeleri, siyah-beyaz tonları ve boya maddesinin görünür olanları ile heyecan verici anlatımlara ulaşabilmektedir. Yüzey, çizgi ve renk ile bu anlayış Konstruktivizmi de ortaya çıkarmıştır. (insan figürlerini rasyonel bir kalıba-Sokma çabası). Soyut sanat kavramını ilk ortaya atanlardan biri Kandinsky’dir. (1910) Abstrak sanat fikri ilk olarak XIX. y.y.’ın ilk yansında romantik devirde ortaya atılmıştır. İlk abstrak sanat ile Non-Figüratif sanatı birbirinden ayırmak sorunu ortaya çıkmıştır. Abstrak sanat sonuç bakımından soyut görünüşlü olmakla beraber başlangıçta sanatçı bir doğa esini ile başlayabilir. Yani resim doğadan başlanmış fakat sonuçta ise doğadan tamamen uzaklaşmıştır. Oysaki Non-figürafifte, başlangıçtan itibaren doğaya bağlı olmadan bir çalışma söz konusudur.

Bu konuda bir otorite olan sanat yorumcularından Michel Seuphor’a göre “Soyut sanat, figüratif gerçekliği hiçbir yönden hatırlatmayan, akla getirmeyen bir sanattır.”

Soyut sanatın bu yüzyıl başlarındaki ilk eserlerini incelersek, onları Empresyonizmin ve Kübizmin bir sonucu olarak görürüz. Çok kere güzel renk lekeleri ile yetinen, objelerin sertliğini atmosfer içinde eriten Empresyonizm, tablonun klasik kuruluşu yerine yepyeni, titreşimlerle dolu bir teknik getirmiştir. Kübizm ise objeyi paramparça etmiş, geometrik düzeni prensip edinmiştir. Bu bakımdan Kübist görüş, somut olmaktan çok soyut, entelektüel bir çalışma ürünü idi.

1910 yılında resmen ortaya çıkan soyutlamanın fikri yönü Alman Sanat tarihçisi Wilhelm Worringer “Her sanat yaratmasının başlangıç noktasında bir soyutlama güdüsünün varolduğu ve uygarlık bakımından yüksek düzeyde bulunan toplumlarda bu güdünün egemen rol oynadığı” tezini savunmuştur. Sanat eserinin doğa ile eşit haklara sahip olarak onun karşısında, tamamen özgür bir pozisyonda kendi varlığını ispat etmesi gerektiğini ileri sürmüştür.[3]

Rus asıllı Vassily Kandinsky’nin 1910’da yayımladığı “Sanatta fikir akımları” adlı kitabı ile yeni estetiğin teorisini kuran Kandinsky, ilk suluboyalarını o yıl oluşturmuştur. Biçimsiz, suratsız resim yapma isteğinin kendinde nasıl doğduğunu Kandinsky yazılarında anlatmıştır. Akşamın alaca karanlığında atölyesine giren ressam, bir tablosunu duvara ters dayalı görmüştür. Karanlıktan ve tablonun ters durumundan konusu seçilemeyen eser, Salt biçimler ve lekeler halinde belirmiştir. Tablonun renk ve biçim güzelliğini bozmayan, aksine, belki de, arttıran bu durum karşısında Kandinsky, güzel biçim ve renklerin konuya, realiteye bağlı olmadıkları kanısına varmıştır.

Vassily Kandinsky bir yandan soyut resmin başlatıcısı olarak Sanat Tarihindeki seçkin yerine otururken, diğer taraftan da 1912 yılında Münih’te yayımladığı “Sanatta Ruhsallık Üzerine” adlı eserinde resim sanatının çeşitli olanaklarını tartışacaktır. Ünlü ressama göre pictural (resimsel) yaratma sistemi üç temel davranışa dayanmaktadır. Bunlardan ilki “impression” yani izlenimdir. Görevi doğadan gelen direkt etkiyi yansıtmaktır. İkinci yol olarak Kandinsky “improvisation”u ileri sürmektedir. Yani irticaisin (o anlık, doğaçlama) ortaya konulan resim türü. Emprovizasyonlar iç dünyaya ait izlenimlerdir. Özellikle bilinçaltına bağlı olarak birdenbire meydana çıkıverirler. Temel davranışlardan üçüncüsü ise “kompozisyon”dur. Kompozisyonlarda mantık, bilinç, niyet, amaç, rol oynayacaktır. Sanatçı ilk eskizlerinden sonra bunların üzerinde uzun uzadıya düşünecek, orasını burasını düzeltecek, rötuşlayacaktır. Ne var ki Kandinsky’nin sanat eseri daima bir “iç zorunluluktan” hareket ettiği için kompozisyonlarda da ön planda gelen, ağır basan faktör yine de duygu olacaktır. Kitapta açıklanan bu sistem aşağı yukarı plastik davranışların tümünü kapsayan bir güce sahiptir. Kandinsky yaşamı boyunca bu üç temel yoldan ayrı ayrı büyük bir başarıyla geçmesini bilmiştir. Nitekim 1910 yıllarına kadar doğa izlenimi eriyle yetinmiş 1921 yıllarına kadar emprovizasyon resimler yapmış, ondan sonraki dönemde ise konstruktif anlamda soyut kompozisyonlar oluşturmuştur. Fakat bütün çalışmalarındaki ortak nitelik duygusallığın, sezginin, içgüdünün daima ağır basmasıdır. Böylece denediği bütün türlerde Kandinsky çağdaş sembolizmin boyun eğmez savunucusu rolündedir. Özellikle 1945 yılından itibaren, gittikçe artan bir güçle galerilere, sanat okullarına, akademilere egemen olan “soyut ifadecilik” (Abstrakt Ekspresyonizm) her yönüyle Kandinsky’ye bağlanabilecek bir akım